İÇİMİZDEKİ HAİNLER: Vahşetin Taşeronları, Sessizliğin Ortakları
Bir coğrafya düşünün: Haritalarda sınırları çizili ama iradesi parçalanmış. Orduları olan fakat kararları başka başkentlerde alınan, bayrakları dalgalanan ama kaderi pazarlık masalarında satılan…
Bugün İslam dünyasının büyük kısmı tam olarak bu hâli yaşıyor. Ve bu karanlık tablonun sorumluları yalnızca dışarıda değil; içeridedir. Çünkü dışarıdan gelen her darbe, içeriden açılan bir kapıyla anlam kazanır.
Gazze’de yıkım sürerken, Suriye harabeye çevrilirken, Yemen açlığa mahkûm edilirken, Irak ve Afganistan yıllarca kanla yoğrulurken failler değişmedi. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık yani İngiltere, yüzyılı aşan bir süreklilikle aynı siyaseti farklı ambalajlarla uyguladı: işgal etti, böldü, parçaladı ve yerel işbirlikçiler üzerinden hükmetti.
Filistin meselesi bu yüzden yalnızca bir toprak ihtilafı değildir; İslam dünyasının iradesinin sınandığı bir turnusol kâğıdıdır. İsrail’in sistematik yıkımı, ABD’nin sınırsız askerî ve diplomatik himayesi ve desteği, İngiltere’nin tarihsel aklı ve perde arkasındaki yönlendirmeleriyle birleştiğinde ortaya, çağımızın en organize zulüm düzeni çıktı.
Asıl soru: Bu düzen nasıl ayakta kalıyor?
Cevap acı ama nettir: İçimizdeki hainler sayesinde.
Hainlik her zaman üniformayla, silahla, bayrak yakarak yapılmaz. Çoğu zaman kravatla yapılır; kürsülerde, ekranlarda, “ılımlı” açıklamaların ardına saklanarak yapılır. En çok da derin bir sessizlikle yapılır. Bombalar yağarken “denge” çağrısı yapanlar, katliam sürerken ticareti büyütenler, işgali “güvenlik hakkı” diye pazarlayanlar bu sessizliğin aktif parçasıdır.
İsrail bugün ABD’nin açık desteği ve himayesi altında, kuduz bir köpek gibi saldırmaktadır. Filistin’de durmayan bu saldırganlık, Ürdün’ü tehdit eden söylemlere, Yemen’i hedef alan operasyonlara, Suriye’de süren yıkıma ve nihayet İran’a uzanan saldırılara kadar genişletilmiştir. Bu bir savunma refleksi değil, şımartılmış bir vahşetin sonucudur. ABD, İsrail’e yalnızca silah vermemekte; ona dokunulmazlık da sağlamaktadır. Birleşmiş Milletler kararları hiçe sayılırken, uluslararası hukuk ayaklar altına alınırken Washington’un verdiği mesaj açıktır: “Vur, arkandayım.”
Bu tablo karşısında Türkiye ve İran gibi ülkeler tarihsel bir imtihanla yüz yüzedir. Türkiye, ne zaman bağımsız bir duruş sergilese içeriden darbelerle, dışarıdan baskılarla hizaya sokulmak istenmiştir.
Sorun yalnızca dış baskı değildir; o baskıyı meşrulaştıran, tercümanlığını yapan iç aktörlerdir.
İran ise ABD ve İsrail karşıtlığı üzerinden bir söylem kurarken, sahada mezhepçi politikalarla İslam coğrafyasını daha da parçalayan adımlar atmış; bu davranışı zulüm düzeninin işini kolaylaştırmıştır.
Diğer İslam ülkeleri ise üç acı role sıkışmıştır:
* Tam teslim olanlar, üslerini açıp normalleşme masalarında fotoğraf verenler;
* Sessiz kalanlar, kınayıp geçiştirenler;
* Kendi halkına baskı uygulayıp dışarıya susanlar.
Bu sessizlik, İsrail bombalarından daha az yıkıcı değildir. Çünkü sessizlik, zulmün en güvenli zemini ve suç ortağıdır.
* Mazlum bombalanırken “akıl/denge” telkini yapmaktır.
* Katliam sürerken “istikrar” demektir.
* İşgali “uluslararası hukuk” ambalajına sarmaktır.
* Direnişi terör, işgali meşru göstermektir.
Medya diliyle, akademik jargonla, STK maskesiyle ve diplomasi nezaketiyle yapılan tam olarak budur.
İsrail’i güçlü kılan yalnızca silahları değildir;
ABD’yi dokunulmaz yapan yalnızca ordusu değildir;
İngiltere’yi hâlâ etkili kılan yalnızca tarihi entrikaları değildir.
Onları asıl güçlü kılan, içerideki tercümanlarıdır. Kendi halkına, kendi inancına, kendi coğrafyasına yabancılaşmış elitler; zulmü “realite”, direnişi “tehlike” olarak pazarlamaktadır.
Bu çağda ihanet açıktan gelmiyor.
Kimi zaman “akıl”, kimi zaman “istikrar”, kimi zaman “uluslararası hukuk” kılığına giriyor.
Ama hakikat değişmiyor:
İslam dünyası bugün bombalarla değil, içeriden çürütülerek yeniliyor.
Bu çürüme durmadıkça:
İngiltere akıl vermeye devam edecek.
Biz ise hâlâ “neden?” diye sormaya devam edeceğiz.
İçimizdeki hainleri ne zaman konuşmaya başlayacağız?
