SESSİZLİK ANINDA İNSAN
Akşamın bir saatinde her şey susar. Telefonun ekranı kararır, bildirimler diner, dış dünyanın uğultusu geri çekilir. İşte tam o anda başlar asıl gürültü. İnsan kendisiyle baş başa kalır. Ve çoğu zaman fark eder ki kalabalıklar içinde taşıdığı cesaret, yalnızlıkta buharlaşır. İnsan, kendisiyle baş başa kaldığında ürkütücüdür.
Dostoyevski bunu erken fark etti. Onun kahramanları sokaklarda değil, kendi içlerinde dolaşır. Yeraltından Notlar’daki adam, aşırı bilincin altında ezilir. Düşünür, analiz eder, ihtimalleri tartar, kendini didikler. Ve sonunda eylemsizliğe saplanır. Dostoyevski’nin karanlığı dış dünyada değildir; insanın zihnindedir. Bilinç arttıkça masumiyet azalır. İnsan kendini gördükçe huzurunu kaybeder.
Kierkegaard ise umutsuzluğu bir ruh hali değil, bir varoluş biçimi olarak tanımlar. Ona göre umutsuzluk, insanın kendisi olamamasıdır. Ya olmak istemediği biri olarak yaşar ya da olabileceği kişiden kaçar. Bu kaçış çoğu zaman fark edilmez; çünkü insan kendini oyalamayı iyi bilir. İş, başarı, kalabalık, ideoloji, aşk… Hepsi bazen insanın kendisiyle yüzleşmemek için kurduğu zarif perdelerdir. Fakat perde indiğinde geriye tek bir soru kalır: “Ben kimim?”
Nietzsche bu tabloya başka bir yerden bakar. O, değerlerin çöktüğünü ilan eder. Artık insanı taşıyan hazır anlamlar yoktur. Ne gelenek eskisi kadar güçlüdür ne de inançlar sarsılmaz. İnsan özgürdür; ama bu özgürlük boşlukla birlikte gelir. Kendi değerini........
