menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İYİLİĞİN TEKİL HÂLİ

38 0
previous day

“İyiyim” dediğimizde artık tam olarak neyi söylüyoruz?

İşe gidebiliyorum. Uyanıyorum. Yapmam gerekenleri yapıyorum. Faturalarımı ödüyorum. Birileri aradığında sesimden bir şey anlaşılmayacak kadar toparlanabiliyorum. Hayatın benden istediği asgari düzeni sürdürebiliyorum.

Kelimenin anlamı burada, farkına varmadan değişti. İyi olmak bazen gerçekten iyi hissetmekten çok, kötü olanı idare edebilme becerisine dönüştü. Yaralarımızı taşıyoruz, kaygılarımızı düzenliyoruz, sınırlarımızı çiziyoruz, kendimizi korumayı öğreniyoruz. Düşmemek kadar düştüğümüzü belli etmemekte de ustalaşıyoruz.

Bütün bunların kıymeti var.

Başkasının hükmü altında yaşamamak, kendi hayatına ilişkin karar verebilmek, gerektiğinde “hayır” diyebilmek küçümsenecek kazanımlar değil. Üstelik insanın kendi sınırlarını çizme arzusu durup dururken ortaya çıkmadı. Ailenin, mahallenin, cemaatin, geleneğin bireyin hayatı üzerinde güçlü bir söz hakkına sahip olduğu dünyalarda “Bu benim hayatım” diyebilmek uzun süre kolay değildi. Kimi seveceğinden nasıl yaşayacağına, neye inanacağından neye katlanacağına kadar başkalarının karar verdiği hayatlara karşı bireysel özerklik, meşru ve gecikmiş bir talepti.

Bu yüzden geçmişin “biz”ini romantikleştirmenin anlamı yok. Her yakınlık şefkat değildi. Her aidiyet dayanışma değildi. Bazen yakınlık denetim, fedakârlık kendinden vazgeçmek, birliktelik ise itaat anlamına geliyordu. Kapısını kapatabilmek, kendi kararının sahibi olmak, istemediği şeye “hayır” diyebilmek bireyin kendisine açtığı hayati bir alandı.

Fakat özgürleşmenin dili zamanla başka bir dile karıştı.

“Kendi hayatını kur” ile “başının çaresine kendin bak” arasındaki mesafe daraldı. “Kendini gerçekleştir” sözü, fark edilmeden “başarısızlığından da yalnızca sen sorumlusun” cümlesinin komşusu hâline geldi. Kendimizi korumak için öğrendiğimiz sınırlar gerekliydi; fakat hayat bütünüyle sınırlar üzerinden tarif edilmeye başladığında, korunaklı benliklerin birbirine nasıl değeceği sorusu ortada kaldı.

Çünkü özerklik başka şeydir, kendi kendine yetmek zorunda bırakılmak başka.

Bireyleşmenin vaadi kendi hayatımızın sahibi olmaktı; kimseye ihtiyaç duymayan insanlar olmak değil.

Sarkaç tam da burada bir uçtan ötekine savruldu. İnsanın kendisini kaybettiği boğucu birlikteliklerden, kimseye ihtiyaç duymaması gerektiğini düşündüğü steril bir yalnızlığa. Bir zamanlar “el âlem ne der?” sorusunun altında ezilen birey, şimdi “Kimseye yük olma, her şeyi kendin çöz” buyruğunun altında kalıyor.

Biçim değişiyor; yük ortadan kalkmıyor.

Hayatın dili de giderek birinci tekil şahıs üzerinden kuruluyor: kendini geliştir, kendini gerçekleştir, kendini koru, kendine yatırım yap, kendi sınırlarını çiz, kendi mutluluğundan sorumlu ol.

Bunların hiçbirinde tek başına yanlış bir şey yok.

Sorun, cümlenin geri kalanının kaybolması.

Çünkü bazı şeyler insanın kendi içinde çözülemez.

Yalnızlık, yalnız yaşayan kişinin karakter kusuru değildir. Güvensizlik yalnızca daha olumlu düşünerek giderilemez. Bir mahallede kimse kimseyi........

© Günışığı Gazetesi