SOKAKLAR KİMİN?
Mekansal bir tarifin çok daha ötesinde; zamana , insana, olaylara, dahası bir ruh ve hafızaya sahip yerlerin adıdır diyebiliriz onlar için. Nasıl demeyelim ki!
Kimi zaman çocukluğumuzdan bir anı, kimi zaman bir mahalle bakkalı, bir düğün, bir nişan merasimi, bir çeşme, bir ağaç, bir kahvehane vs. gibi sembol olan şeylerle anılan yerlerin merkez noktası değil midir onlar? Sokaklar, sokaklarımız. İsimleriyle, varlıklarıyla, günlük yaşamın ta kendisi ve ev sahibi sokaklarımız.
İster köy, ister kaza, ister mahalle, ister şehir olsun; hepsinin, yaşamın içine açılan ilk kapısıdır aslında sokaklar. Yani ev ve aile içi ortamından sonra dış dünyaya açıldığımız, havayı soluduğumuz, yeni insanlarla tanıştığımız, yeni arkadaşlıklar ve ilişkiler kurduğumuz, kısacası yeni bir dünyanın içine adım attığımız ilk başlangıç noktasıdır aslında sokak ve sokaklar. Geleneksel kültürümüzde sokakların bu anlamda büyük bir önemi vardır. Sokaklar diğer bir anlamda kültürün yaşatıldığı ve aktarıldığı lojistik noktaları gibidir. Hepimiz; çocukluğumuzun büyük bir bölümünün içinde geçtiği bu unutulmaz mekanları, yaşadığımız o güzel anların bizlerde bıraktığı izlerle anımsarız. Kapı komşularımızla güne merhaba dediğimiz, selamlaştığımız, dert ve sevinçlerimizi onun şahitliğinde paylaştığımız, yürüdüğümüz, bir yerinde oturup soluklandığımız yer denince ilk aklımıza gelen şey hiç şüphesiz sokaklardır. Yakın bir zaman dilimine kadar hayatın içindeki rolü ve tanımı bu şekilde idi desek sokaklar için, mübalağa etmiş sayılmayız. Çocukların dünyasında sokağın yeri için ayrı parantez açmak gerek. Yukarıda vurguladığım gibi yakın bir zaman dilimine kadar sokaklar adeta çocukların evi gibiydi. Hatta evden daha ötesi, daha kıymetli yerlerdi diyebiliriz. Hepimizin hayatının büyük bir bölümünde anne ve babalarımızın bizleri sokaktan alıp eve sokmak için ne kadar dil döktüklerini, kaç kere uyardıklarını, çoğu zaman patakladıklarını, bizlerin de sokaktan kopamayıp, eve girmemek için ne kadar direndiğimizi hepimiz çoğu kez yaşamışızdır. O günün şartlarındaki sokaklar da kopulacak gibi değildi gerçekten. İnsan yaşamının en hareketli yılları olan çocukluk ve gençlik yıllarının vermiş olduğu o enerjiyi başka türlü nasıl atabilir ki insan. Acıktığında bile eve girmek istemeyip, ekmek üstüne sürülen yağ veya salça ile ekmeğini sokaktaki arkadaşları ile yemenin lezzetini bilen, nasıl eve girmek istesin ki? Veya sokağı futbol sahası haline getirip, tek kale maç yapmak varken, kim ister ki eve girmeyi? Topaç yarıştırma, çelik çomak oyunu, bilye oyunu, birdir bir, güvercin taklası, sek sek, ceviz oyunu oynamak varken eve kim sokabilirdi ki seni. Yahut herhangi bir şeyden dolayı kavga edip, ondan sonra hiçbir şey olmamış gibi oyuna devam etmek, oyun esnasında düşüp bir yeri kanamasına rağmen, ”acımadı ki” deyip oyuna devam etmek, çoğu kez çıplak ayakla sokakta gezinmek, ahşaptan yapılmış bir oyuncakla oyun oynamayı bırakıp eve girmek hepimiz için hep itici gelmiştir. Sokaktaki arkadaşlarla kurulan o büyük sevgi bağı, sarsılmaz güven, birlikte olma ruhu ve beraberinde biriktirilen sayısız anılar, aynı zamanda kişiliğin kendini bulma, kendini gerçekleştirme ve yarının temellerini atmanın bizzat yaşandığı yerlerdi. Sokaklar aynı zamanda bir toplumun; ruhunun, değerlerinin, paylaşım ve alışkanlıklarının yaşatıldığı ve aktığı yerlerdi. Yeri geldiğinde gece yarısı bir bozacının, yeri geldiğinde bir çerçinin, yeri geldiğinde bir simitçinin, yeri geldiğinde kapı önünde karşılıklı konuşan komşu kadınlarının ve en önemlisi de çocuk seslerinin o muhteşem cıvıltısıyla kaplanan yerler değil miydi sokaklar. Ergen kızların sokağın bir yerindeki çeşmeden su alırken dertleştiği, genç erkeklerin bir köşede onlara kur yaptığı, bakkalının, manavının her bir sakinini tanıdığı ve veresiye yazdığı, adres soranlara şu kahvenin, şu bakkalın vs. olduğu sokak olarak tarif edildiği, gece bekçilerinin kuş uçurtmadığı, bir olay karşısında tüm sakinlerinin birlikte hareket ettiği yerlerdi tam olarak sokaklar. Gün geldi zaman geçti. Devran döndü. Bir şey değil çok şey değişti. Önce bekçiler, sonra bozacılar, simitçiler, çerçiler, bakkallar, manavlar, kadınlar ve en önemlisi çocuklar çekildi sokaklardan. Ferdi Tayfur’un bir şarkısında söylediği gibi, “Şimdi virane oldu bizim sokaklar” söylemenin birebir gerçeğini yaşıyoruz adeta. Sokaklar tüm yokların boşluğunda; hırsızlar, kapkaççılar, hapçılar, gaspçılar ve sokak mafyaları ile dolup taştı. Bir zamanlar huzurun, mutluluğun, birlikteliğin ve sosyalleşmenin merkezi konumunda olan yerler, saydığımız bu kötü gurupların merkez üssü haline geldiler adeta. Çocuk seslerinin yerini silah seslerinin, dostluğun yerini düşmanlığın, paylaşımın yerini hırsızlığın, aydınlığın yerini karanlığın kapladığı günleri yaşıyor sokaklar. Çocukların çekilmesi ile birlikte neşenin de çekildiği, yerini tedirginlik ile huzursuzluğun kapladığı sokaklar mafya oyunlarının oynandığı yerler haline geldi. Çocuklar sokağa çıkarken iki, ebeveynler ise bin kere düşünüyor artık. Çocuklardan çalınan bu özgürlük alanları, çalınan yarınlar demek. Evlerin içine tıkılmak zorunda kalan çocuklar; sosyalleşmekten koparılıp bireyselciliğe itildiler. Bu bireysellik de bencilliği doğurdu. Bununla birlikte tembellik, psikolojik bozukluklar ve toplumdan kopukluk doğdu. Bir oyuncak lazımdı zaman geçirmek için, onu da dijital materyaller olan bilgisayar ve cep telefonları ile doldurdular. Artık zemin hazırdı. Amaçlanan hedefe ulaşılmıştı. Bir toplum ancak böyle çökertilebilirdi. Sokaklarımızı bizlerden çalanlar çalmakla kalmadılar, resmen gaspettiler.
Şimdi soruyorum, biz hangi sokaklarda yaşıyoruz? Birincisi olan, çocukların özgürce oynadıkları sokaklarda mı, yoksa ikincisi her türlü pisliğin, mafyanın olduğu sokaklarda mı?
Ya da şöyle söyleyeyim. Biz, bizim çocukların olduğu sokaklarda mı yoksa o..... çocuklarının olduğu sokaklarda mı yaşıyoruz?
Ya da bu sokaklar kimin? Bizim mi, onların mı?
Sanırım ikincisi daha münasip.
Sözlerime usta sanatçımız Esat Kabaklı’nın, “Bir mucize olaydı, kırk yıl geriye gideydim.” dizesinde atfettiği gibi o eski sokaklarımıza, o eski güzel günlerimize bir mucize olsa da geri gidebilsek keşke diyorum. Bu temenni ve vesileyle hepinize saygılar sunuyorum.
Yazar: Cebeli Yerlikaya
