menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ŞEREFİN KERPİÇ KALESİ: GÜÇ ve VİCDAN ARASINDAKİ DÜELLO

3 0
saturday

Hastane kayıtları buharlaşıyor, kamera kayıtları siliniyor, hackerlara harçlıklar gönderiliyor ve mazlumların ahı, valilik koridorlarında yankılanan bir "zarf" hışırtısına kurban ediliyor.

Tunceli’nin sarp kayalıklarından Munzur’un karanlık sularına, Bağdat Caddesi’nin asfaltından adaletin oksitlenmiş boşluklarına uzanan bu hikâye; aslında tek bir trajedinin, "güç ve vicdan" arasındaki o kadim ve kanlı düellonun resmidir.

İşte gücün sarhoşluğu ile mazlumun ahı arasındaki o karanlık senfoni:

Tunceli’nin üzerine çöken o isli perde, bir kentin değil, koca bir mülkün üzerine serilmiş bir kefendir aslında.

Munzur, sularını kararttı o gece; dağlar sustu, şehir uyudu.

Gülistan, bir hatıra fotoğrafında asılı kaldı.

Hackerlara "harçlık" adı altında sus payı paralar dağıtılıyor.

Valilik koridorlarında zarflar elden ele geziyor.

Tuncay Sonel'in koruması: "vali verdi, ben gönderdim" diyor.

Bir uğursuz rüzgar esip, olayın izlerini siliyor o viyadükten?

Adalet ise bu hadiseleri bir turist gibi izlemekle yetiniyor yıllarca.

Yeni bir Aile Şerefi filmi izliyoruz. O filmdeki Oktay, bugün Tunceli’nin; dağ yollarında, lüks araçların direksiyonunda sırıtmaya devam ediyor...

Bağdat Caddesi’nin asfaltında Murat’ı ezen o şımarık hız ile; Gülistan’ın umutlarını viyadükten iten o karanlık rüzgâr aynı zehirli pınardan besleniyor.

Fehmi Bey'in "oğlum bir yana, dünya bir yana! Ölün be ölün! aslanım için herkes ölsün!" nidası fildişi kulelerinden yankılanıyor...

Munzur’un kıyısında; yarım kalmış bir üniversite düşü, bir reçete ve bir sim kart; tıpkı küçük Murat’ın elinden düşen o kırık oyuncak gibi, sistemin acımasız dişlileri arasında ufalanıyor.

Bu nida; babalığın kutsallığı değil; gücün evlat maskesi takmış canavarlığıdır.

Eğer; vali ve bakan suçlularla aynı sofrada meze kaşıklayıp altlarına minder seriyorsa; orada devletin tarafsızlığı, Munzur’un dibindeki o "oksitlenmiş boşlukta" çoktan can vermiştir.

Oktay ve Mustafa Türkay "malign narsisizm"in ve babalarının emzirdiği o canavarca muktedirlik sanrısının birer yansımasıdır.

Onlar, narsisizmin sınırsız güçle içiçe geçmiş olduğu o tekinsiz boşlukta doğan birer yıkım makinesi; yetişkin bir bedende yaşayan, dürtülerini kontrol edemeyen ve tamamen "id" tarafından yönetilen tehlikeli birer bebektirler.

Onlar için vicdan, dokunulmazlık adalarının çok uzağındaki bir ıssız koydur.

Bu yıkımın asıl mimarı, kuşkusuz Tuncay Sonel ve Fehmi beylerdir. Onların kurduğu koruma kalkanı aslında gizli bir yok ediştir. Bu durum "yutan ebeveyn" arketipinin otoriter bir baba figüründe vücut bulmuş halidir.

Güç zehirlenmesi ile esrikleşen Fehmi ve Tuncay Sonel'in karşısında ise, at arabasıyla ekmeğini taştan çıkaran Rıza’nın ve Gülistan’ın ailesinin o mağrur onuru duruyor.

Bugün hastane kayıtları buharlaşabilir, kamera kayıtları teknik arızaya (!) kurban gidebilir, zarflar elden ele gezebilir...

Fakat unutulmamalıdır ki; Munzur’un suları ne kadar bulandırılırsa bulandırılsın, o yer altı görüntüleme cihazlarının tespit ettiği "oksitlenmiş boşluk" bir gün o saray yavrusu hayatların üzerine abanacaktır.

Tarih, bir genç kızın umudunu bir zarfa sığdırmaya çalışan "aslan babaları" değil; adalet ve umudun peşinde ömrünü Munzur’un kıyısında bir kandil gibi tüketenleri yazacaktır.


© Günışığı Gazetesi