GÜLİSTANIN GÜLLERİ ELAZIĞ BÜLBÜLLERİ -V
İki metreye yaklaşan uzun boyu, geniş omuzları ve iri gövdesiyle kalabalığın içinden hemen seçilirdi.
Üzerinde yazın da kışın da kat kat palto bulunurdu.
Omuzlarına dökülen siyah saçları, rüzgârla konuşur gibi dağınıktı.
Göğsüne kadar uzanan sakalı ise ona, inzivaya çekilmiş bir derviş görünümü verirdi.
Cebi gariplerin emanethanesiydi.
Çünkü dükkân dükkân dolaşırken verilen birkaç kuruşu cebine koymaz; paçasının içine sıkıştırır; akşama doğru hastaneye dönerken topladığı bu paraları yol üstünde rastladığı dilencilere dağıtırdı.
Bazı çığlıkları önce toprak duyar.
Asırlık dut ağaçları...
Harput Kalesi'nin çatlamış taşları...
Ve henüz yıkılmamış evlerin taş duvarları...
Çünkü Allah, bazı kullarının kalbini, yeryüzünün nabzını tutan görünmez bir mızrap gibi yaratmıştır.
Rüzgâr önce onların yüreğinde konaklar; yağmur ilk damlasını onların ruhuna bırakır.
Acı yola çıkmadan önce onların kapısını çalar.
İşte Cevdet Baba da böyle adamlardandı.
O, toprağın vicdanı...
Sessizliğin tercümanı...
Ve felâketlerin ağıdıydı...
Yıl bin dokuz yüz yetmiş bir.
Sonbahar, Harput'un yaşlı omuzlarına sarı bir hırka giydirmişti.
Dut yaprakları, ömrünü tamamlamış ihtiyarlar gibi usul usul ovaya süzülüyor; rüzgâr, kadim bir ezgiyi fısıldarcasına taş sokakları süpürüyordu.
Gökyüzü, kurşuni bir renge bürünmüştü...
Kuşlar alçaktan uçuyor...
Güneş bile ışığını cimrice dağıtıyordu.
Tabiatın yüzünde tarif edilemeyen bir bekleyiş vardı.
Sanki görünmeyen bir el, bütün........
