Kendi Diline Yabancılaşanların Çağı: Mustafa Aydoğan'ın Dile Dair Söyleşisinin Düşündürdükleri
AliAbbas Yılmaz'ın yazar, çevirmen ve dil bilimci Mustafa Aydoğan'la gerçekleştirdiği “Dile Dair”söyleşisi, ilk bakışta Kürtçe üzerine yapılan bir dil tartışması gibi görünse de, gerçekte modern dünyanın karşı karşıya bulunduğu daha kapsamlı bir sorunsalı gündeme getirmektedir: Küreselleşme, ulus-devlet politikaları ve kültürel dönüşümler çağında diller nasıl hayatta kalabilir ve bir dilin kaybı insanlık için ne anlama gelir?
Bu soru yalnızca dil bilimin değil; antropolojinin, sosyolojinin, kültürel çalışmaların ve siyaset felsefesinin de temel tartışma alanlarından biridir. Wilhelm von Humboldt'un vurguladığı gibi dil, düşüncenin basit bir aktarım aracı değil, dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimidir. Her dil, kendi konuşurlarına özgü bir anlam evreni kurar; bu nedenle bir dilin kaybı yalnızca sözcüklerin yitimi değil, aynı zamanda belirli bir dünya görüşünün, tarihsel deneyimin ve kültürel belleğin de silikleşmesi anlamına gelir. Mustafa Aydoğan'ın söyleşisinde öne çıkan referanslardan biri de Kjell Espmark'ın şu çarpıcı sözüdür: "Bir dil öldüğünde, ölüler ikinci kez ölür."Bu ifade, dil meselesini dil bilimsel sınırların ötesine taşıyarak onu hafıza, tarih ve kültürel süreklilik bağlamında düşünmeye davet eder. Çünkü diller yalnızca yaşayanların iletişim kurduğu araçlar değil, geçmiş kuşakların deneyimlerini, anlatılarını ve birikimlerini geleceğe aktaran hafıza alanlarıdır. Söyleşinin dikkat çekici yönlerinden biri de dili folklorik bir unsur ya da romantik bir aidiyet sembolü olarak ele almamasıdır. Aydoğan, dili yaşayan bir kültürel varlık ve toplumsal hafızanın taşıyıcısı olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, Jan Assmann'ın kültürel bellek kuramıyla önemli ölçüde örtüşmektedir. Assmann'a göre toplumlar geçmişlerini yalnızca yazılı tarih aracılığıyla değil, dil, ritüeller ve gündelik kültürel pratikler üzerinden de muhafaza ederler. Bu nedenle bir dilin zayıflaması, yalnızca iletişim imkânlarının daralması değil, aynı zamanda kolektif belleğin aktarım kanallarından birinin aşınması anlamına gelir. Aydoğan'ın değindiği meseleler, Kürtçenin sınırlarını aşarak dünya ölçeğinde benzer deneyimler yaşamış dilleri akla getirmektedir. İrlanda'daki Galce, Yeni Zelanda'daki Maori dili, Kanada'nın yerli dilleri, Baskça ve Bretonca gibi diller; siyasal baskılar, zorunlu göçler, eğitim politikaları ve modernleşme süreçleri nedeniyle ciddi kırılmalar yaşamıştır. Bu örnekler, Kürtçenin karşı karşıya bulunduğu sorunların yerel değil, küresel bir olgunun parçası olduğunu göstermektedir. Burada Pierre Bourdieu'nun "dilsel sermaye" kavramı önem kazanmaktadır. Bourdieu'ya göre bütün diller eşit koşullarda var olmaz; bazı diller siyasal ve ekonomik güç tarafından desteklenirken, bazıları kamusal alandan dışlanır. Böylece dil yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkar; iktidarın, temsilin ve meşruiyetin mücadele alanına dönüşür. Aydoğan'ın söyleşisinde hissedilen temel kaygılardan biri de budur: Kürtçenin yalnızca konuşulan bir dil olarak değil, aynı zamanda düşünce, bilim, sanat ve kültür üretiminin dili olarak varlığını sürdürebilmesidir. Söyleşinin........
