menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öcalan’a Mektup GÖRME VE YENİDEN İNŞA

28 0
02.07.2026

Merhaba. Bazı konuşmalar vardır, yalnızca bilgi aktarır. Bazıları ise insanın içinde uzun zamandır sessiz kalan bir yere dokunur. Benim sizinle kurmak istediğim ilişki, ikinci türden bir ilişkidir. Çünkü konuştuğumuz mesele ne bir kişiyle, ne bir örgütle, ne de yalnızca bir düşünce sistemiyle sınırlıdır.

Konuştuğumuz şey, binlerce yıldır insan zihnini biçimlendiren, onu kendisine yabancılaştıran ve sonunda kendi kurduğu dünyanın içinde yolunu kaybetmesine neden olan, çok daha derin bir gerçekliktir.

Hepimiz huzuru, özgürlüğü, kardeşliği, demokrasiyi, barışı ve birlikte yaşamayı konuşuyoruz. Bunların hepsi kıymetlidir. Fakat kendimize hiç şu soruyu sorduk mu: Bunları isteyen zihin, gerçekten özgür bir zihin mi? Yoksa özgürlüğü, barışı ve sevgiyi isteyen, binlerce yıllık yüklerin içinden konuşuyor olabilir mi? Eğer böyleyse, istediğimiz her güzel şey farkında olmadan eski düzenin devamına hizmet eder.

İnsanlığın en büyük trajedisi burada başlıyor. Tarihin ve insanlığın tekrarı denilen gerçeği şudur: Yıkımı üreten zihin, yıkımı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bölünmeyi üreten zihin, birlik kurmaya çalışıyor. Şiddeti üreten zihin, barış inşa etmeye çalışıyor. Sonra da neden aynı sonuçların tekrar ettiğini anlamıyor ve anlamlandıramıyor. Oysa kaynak değişmediği sürece, sonuçların değişmesini beklemek, yalnızca neşeli ve huzurlu yaşamın, farklı biçimlerde ertelenmesidir.

Bütün ısrarım tek bir noktadadır: Önce görelim. Kendimizi görelim. Birbirimizi görelim. Bizi birbirimize bağlayan görünmez zihinsel ağları görelim. Binlerce yıldır bize aktarılan korkuları, kimlikleri, kutsalları, doğruları ve yanlışları görelim. Bu coğrafya ve dünya insanlığı olarak görelim. Çünkü görülmeyen şey, insanı yönetmeye devam eder.

Hiçbirimiz bunun dışında değiliz. Ben de aynı insanlık tarihinin içinden geldim. Aynı dili öğrendim. Aynı korkuların, aynı övgülerin, aynı cezaların içinde büyüdüm. Bu nedenle konuşurken, hiçbir zaman dışarıdan konuşmayan insan gerçeğine dokunmak istiyorum. Kendimi sorgulayarak konuşuyorum. Çünkü kendisini sorgulamayan bir insanın, başkasını sorgulaması mümkün görünmemektedir.

Zihnin Görünmeyen Hapishanesi

Bugüne kadar kendimize en az sorduğumuz soru şudur: Gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa bize öğretilmiş olanı tekrar mı ediyoruz? Bu soru ilk bakışta basit gibi görünse de, insanın bütün yaşamını başka bir yerden görebilmesini sağlayacak kadar derin bir sorudur. Çünkü çoğumuz zihnimizin içinde olup bitenleri düşünmek zannederiz. Oysa zihnimizin nasıl oluştuğu çok az sorgulanır. Düşüncelerimizi biliriz. Fikirlerimizi savunuruz. İnançlarımızı sahipleniriz. Fakat bunların hangi süreçlerden geçerek oluştuğunu, hangi etkilerle biçimlendiğini ve ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu sormayız. Belki de bu yüzden, zihnimizin sahibi olduğumuzu düşünürken, farkına varmadan onun taşıdığı yüklerin taşıyıcısına dönüşürüz.

Doğduğumuz gün zihnimizde hiçbir kimlik yoktu. Hiçbir millet, din, ideoloji, parti, mezhep, üstünlük duygusu ve hiçbir düşmanlık yoktu. Bir çocuk dünyaya yalnızca yaşamın çıplaklığıyla gelir. Sonra yavaş yavaş kelimelerle, tanımlarla, övgülerle, korkularla, ödüllerle ve cezalarla tanışır. Hane içi bir şeyler söyler. Okul başka şeyler öğretir. Toplum kendi doğrularını aktarır. Tarih kendi yaralarını miras bırakır. Zamanla insan, binlerce yıl boyunca oluşmuş ortak hafızanın sessiz bir taşıyıcısı hâline gelir. O kadar uzun süre bu yüklerle yaşar ki, bir süre sonra onları kendisi zannetmeye başlar. İşte belki de insanın en büyük yanılgısı tam burada başlar. Çünkü yük konuşur, biz onu kendi sesimiz sanırız. Korku konuşur, biz onu kendimiz görürüz. Öfke konuşur, biz öfke olduğumuzu biliriz. Geçmiş konuşur, ben düşünüyorum deriz. Oysa burada durup kendimize sormamız gereken çok temel bir soru vardır: Gerçekten düşünen ve konuşan kim?

İnsanın dünyaya dair kurduğu bütün yapılar, önce kendi zihninde şekillenir. Devletler, dinler, ideolojiler, ekonomik sistemler, savaşlar ve barış arayışları… tüm bunlar önce insan zihninde doğar. Sonra toplumsal hayata yansır. Eğer zihnin nasıl işlediğini anlamadan, dünyayı değiştirmeye çalışıyorsak, çoğu zaman yalnızca eski yapının biçimini değiştiriyoruz demektir. İsimler, kurumlar ve liderler değişiyor. Fakat insanın korkuları, bağımlılıkları, üstünlük arzusu ve çatışma üretme biçimi aynı kalıyorsa, gerçekten ne değişmiş oluyor? Dışarıdaki düzen, içerideki düzenin........

© Güneydoğu Ekspres