İmralı Hapishanesine açık mektup: NEREDE KAYBETTİK?
İnsan, gerçekten kaybettiği şeyi mi arıyor? Yoksa hiç kaybetmediği şeylerin peşinde mi? Ya bütün arayışlarımız, en başından beri yanlış yerden başladıysa? İnsanlık, kaybettiği yere hiç döndü mü? Merhaba,
İlk Soru Savunmalarınızı uzun yıllardır dikkatle okuyorum. Her okuyuşumda yalnızca bir siyasal hareketin düşünsel çerçevesiyle değil, binlerce yıllık insanlık tarihini yeniden okuma çabasıyla karşılaştığımı hissediyorum. Uygarlığın oluşumundan devletin doğuşuna, iktidarın tarihsel karakterinden kapitalist moderniteye, reel sosyalizmden ulus-devlet anlayışına, erkek egemen zihniyetten kadın özgürlüğüne, ekolojik tahribattan demokratik toplum arayışına kadar uzanan geniş bir tarihsel alanı büyük bir emekle sorguluyor, inceliyor ve yeniden değerlendirmeye çalışıyorsunuz. Kendinizden önce ortaya çıkan düşünceleri ve öncülük deneyimlerini yalnızca aktarmıyor, onları kendi çağlarının sınırları içinde yeniden okuyarak haklarını teslim ediyor, eksik bıraktıkları yönleri görünür hâle getiriyorsunuz. Okumalarıma göre, savunmalarınızın en güçlü yanı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü düşünceyi canlı tutan şey, onu tartışılmaz doğrular hâline getirmek değil, sürekli sorgulamaya ve incelemeye açık tutabilmektir. Belki de bu nedenle, uzun zamandır zihnimde büyüyen soruları her mektupta olduğu gibi sizinle paylaşmanın anlamlı olacağını düşündüm. Çünkü insanlık tarihi bana şunu gösteriyor: Her büyük öncü, kendisinden önceki yürüyüşü yeniden inceleyerek kendi çağının kapısını aralamıştır. Hiçbir düşünce gökten inmiş son söz değildir. Her düşünce, kendisinden önce söylenmiş olanı yeniden okuyabildiği ölçüde gelişmiş, kendisinden sonra söylenecek olanlara da yeni imkânlar bırakmıştır. Eğer bugün binlerce yıllık tarihi yeniden konuşabiliyorsak, bunun nedeni her ne olursa olsun, başlı başına önemlidir. Bu yüzden sizinle paylaşmak istediğim mesele, var olan bir düşünceyi reddetme arayışı değil, belki de şimdiye kadar yeterince görünür olmamış başka bir başlangıç noktasını birlikte inceleme sevdasıdır. Savunmalarınızı okudukça zihnimde giderek büyüyen tek bir soru oluşuyor. Tarihin birçok kırılma noktasını görünür hâle getiriyorsunuz. Devleti, iktidarı, uygarlığı, kapitalist moderniteyi, reel sosyalizmi, ulus-devleti, erkek egemen sistemi, Kürt ve bölge sorunlarını ve bunların insan ve dünya üzerindeki etkilerini derinlikli çözümlemelere tabi tutuyorsunuz. Fakat bununla da yetinmiyorsunuz. Doğayı, enerjiyi, kuantumu, evreni, zamanı ve zekâyı da aynı düşünsel bütünlük içinde ele alıyorsunuz. Bütün bunları okurken zihnimde giderek belirginleşen soru ise şudur: Acaba insanlık bugüne kadar kaybettiği şeyi değil, kaybettikten sonra ortaya çıkan sonuçları mı irdeleyip, arıyor? Eğer gerçekten böyleyse, o hâlde yeniden dönmemiz gereken yer tarihin herhangi bir dönemi değil, kaybın başladığı ilk nokta olmalıdır. Çünkü bir kaybın ürettiği sonuçları anlamak, o kaybın kendisini anlamakla aynı şey değildir. Sonuçlarla uğraşmak çoğu zaman insanı kaynağından uzaklaştırır. Her ne kadar savunmalarınız bu konuları besleyen çok geniş bir düşünsel zemin sunsa da, benim aradığım cevap bütün bu çözümlemelerin biraz daha gerisinde duruyor. Çünkü devleti, iktidarı, uygarlığı, kapitalist moderniteyi, reel sosyalizmi, ulus-devleti ya da erkek egemen sistemi anlamak kadar; doğayı, enerjiyi, kuantumu, evreni, zamanı ve zekâyı anlamak da, bana göre hâlâ kaybın ardından ortaya çıkan tabloyu açıklıyor. Ben ise bütün bunlardan önce gelen, bütün bu kırılmaları mümkün kılan ilk kaybım ve kopuşun ne olduğu sorusunun peşindeyim. Eğer o ilk kopuşu görebilirsek, belki de insanlığın bugüne kadar aradığı birçok sorunun cevabı da kendiliğinden görünür hâle gelecektir. İşte bu ve diğer tüm mektuplar, tam da o ilk noktayı birlikte sorgulama aşkından doğdu, doğuyor. Birinci Düğüm İnsanlık Nerede Kaybetti? Bu sorunun peşinden yürümeye başladığımda karşıma sayısız cevap çıktı. Bir yaklaşım insanlığın kaybının devletle birlikte başladığını savunuyordu. Başka bir bakış bunu özel mülkiyetin ortaya çıkışına bağlarken, bir diğeri sınıflı toplumun oluşumunu esas alıyordu. Din, kapitalizm, sosyalizm ve modernite de farklı düşünceler tarafından bu kırılmanın temel nedeni olarak gösteriliyordu. Kadının köleleştirilmesini başlangıç kabul edenler de vardı, doğadan kopuşu, demokrasinin gelişememesini ya da özgürlüğün yeterince kurumsallaşamamasını insanlığın asıl kırılma noktası olarak değerlendirenler de. Bütün bu yaklaşımların kendi içinde güçlü yanları vardır. Çünkü her biri insanlığın yaşadığı büyük acılara ve ağır yıkımlara işaret etmektedir. Ancak uzun yıllardır zihnimi meşgul eden soru, bütün bunlardan biraz daha farklı bir yerde duruyor: Acaba bütün bu tespitler gerçekten kaybın başladığı yeri mi gösteriyor, yoksa kayıp yaşandıktan sonra ortaya çıkan büyük sonuçları mı anlatıyor? Bu sorunun peşinden yürüdükçe kendimi hep aynı noktada buluyorum. Bana göre insanlık demokraside kaybetmedi. Çünkü demokrasiyi kuracak olan da, onu ortadan kaldıracak olan da insandı. İnsanlık kadın özgürlüğünde kaybetmedi. Çünkü kadını tahakküm altına alan da, onu özgürleştirecek olan da insandı. İnsanlık ekolojide kaybetmedi. Çünkü doğayla uyum içinde yaşayacak olan da, doğayı tahrip edecek olan da insandı. İnsanlık kapitalizmde de kaybetmedi, sosyalizmde de… Çünkü her iki sistemi de ortaya çıkaran, yaşatan, dönüştüren ve kimi zaman yozlaştıran yine insandı. O hâlde bütün bu başlıkların öncesinde duran daha temel bir gerçeklik olmalıdır. Çünkü sonuçlar, kendilerini doğuran bir başlangıç olmadan var olamazlar. İşte tam bu noktada zihnimde giderek netleşen kanaat şudur: İnsanlık önce insanda kaybetti. Kuşkusuz, buna benzer tespitleri dile getiren birçok düşünür ve bilge olmuştur. Zerdüşt, Buda, Sokrates ve daha niceleri, farklı dönemlerde insanın kendisine yönelmesi gerektiğini çeşitli biçimlerde ifade ettiler. Fakat sanırım mesele yalnızca doğru tespiti yapmak değildir. Asıl mesele, o gerçeği olduğu gibi görebilmek ve yaşamın içinde karşılığını oluşturabilmektir. Belki de en büyük eksiklik burada ortaya çıktı. Kimi hakikati ormanlarda aradı, kimi dağlarda, kimi mağaralarda, kimi akademilerde… Her biri insanı ve yaşamı anlamaya çalıştı, emek verdi, düşündü, sorguladı. Fakat görünen o ki, hakikatin yalnızca bir yönüne ulaşmak, bütününü görebilmeye yetmedi. Bu yüzden ortaya konulan büyük çabalara rağmen insanlık aradığı kalıcı sonucu elde edemedi. Çünkü sorun, hakikatin peşine düşmekten çok, onu bütün çıplaklığıyla görebilmek ve hayatın içinde yaşayabilmekti. Belki de bugüne kadar en çok konuşmamız gereken cümle buydu. Fakat en az üzerinde durduğumuz cümle de yine bu oldu. Çünkü insanı çoğu zaman kurduğu sistemler üzerinden tanımladık. Oysa sistemleri kuran insanın kendisini yeterince incelemedik. Devleti uzun uzun konuştuk, fakat devleti kuran insanı aynı derinlikte konuşamadık. İktidarı sorguladık, fakat iktidarı üreten insanın kendi iç dünyasını aynı açıklıkla göremedik. Kapitalizmi, sosyalizmi, dini, ideolojileri ve uygarlığı tartıştık, fakat bütün bunları üreten insanın, insan olmaktan nasıl uzaklaştığını başlangıç noktası hâline getiremedik. Benim anlatmaya çalıştığım mesele tam da budur. Eğer insan kendi hakikatinden uzaklaşmamış olsaydı, kurduğu ilişkiler de bu kadar ağır biçimde bozulmayacaktı. İnsan kendisini kaybetmemiş olsaydı, kadını da bu kadar kolay nesneleştiremeyecek, doğayı sınırsızca tüketemeyecek, iktidarı yaşamın merkezine yerleştiremeyecek, kendi ürettiği sistemlerin tutsağı hâline gelmeyecekti. Çünkü insanın kurduğu her şey, önce insanın kendi dünyasında şekillenir. İçeride başlayan bozulma, zamanla dışarıda kurulan bütün yapılara yansır. Bu nedenle bana göre bugün karşı karşıya olduğumuz krizlerin hiçbiri başlangıç değildir, hepsi daha önce yaşanmış büyük bir kopuşun farklı görünümleridir. İşte bu yüzden kendime de, size de, tüm dünya insanına da aynı soruyu yöneltiyorum: Eğer insanlık gerçekten önce insanda kaybettiyse, o hâlde binlerce yıllık bütün........
