İmralı Hapishanesine Açık Mektup II: YENİDEN İNŞA NEREDEN BAŞLAMALI?
Merhaba, Bugüne kadar insanlık, sayısız çıkış yolu aradı. Yeni yönetimler kurdu, yeni düşünce sistemleri geliştirdi, yeni kurumlar oluşturdu, yeni kurallar koydu. Her dönem, bir önceki dönemin, eksikliklerini gidereceğini söyledi. Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki değişen, çoğunlukla biçimler oldu. Değişmeyen ise, bütün bu biçimleri üreten zemin oldu. Belki de bu yüzden, her yeni başlangıç, bir süre sonra eski sorunların, başka isimlerle, yeniden ortaya çıkmasına engel olamadı.
Bir önceki paylaşımda da üzerinde durmaya çalıştığım nokta tam da buydu. İnsanlık kaybettiği yeri göremediği için, kaybedilen zemin üzerinde doğrular üretmeye çalıştı. Oysa yanlış zeminde üretilen her doğru, zamanla kendi yanlışını da birlikte büyüttü. Bu nedenle, bugün cevap aradığımız asıl soru “Ne yapmalıyız?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Yeniden inşa nereden başlamalıdır? İlk Temel: Başlangıç Neresidir? İnsanlık bugüne kadar, öğretilerden, ezilenlerden ve örgütlenmelerden başladı. Belki de hiç başlamaması gereken yerlerden başladı. Çünkü başlangıç olarak seçilen her alan, zamanla insanı kendi amacı için kullandı. Oysa nsanla başlamaktan söz ettik, fakat insanla başlamayı çoğu zaman insanı bir yönün içine yerleştirmek olarak anladık. Önce nasıl bir yaşam istediğimize karar verdik, ardından insanı o yaşama göre şekillendirmeye çalıştık. Önce nasıl bir toplum kuracağımızı belirledik, sonra insanı o toplumun taşıyıcısı yapmaya yöneldik. Önce nasıl bir gelecek tasarladık, ardından insanı o geleceğe hazırlamaya çalıştık. Oysa ki bütün bu sıralama baştan sona yeniden incelenmelidir. Başlangıç, insan dışında bir yerden alınamaz. Çünkü bozulan ne yalnızca kurumdur, ne yönetimdir, ne de toplumdur. Bunların hepsi, insanın ürettiklerinin sonucudur. Sonucu değiştirerek sebebi değiştirmek mümkün değildir. Belki de bugüne kadar en büyük yanılgımız, insanı başlangıç noktası yapmak yerine, amaçlarımıza dönük bir hedef olarak işlememizdi. Önce bir yol çizildi, sonra insan o yola uydurulmaya çalışıldı. Önce bir kalıp oluşturuldu, sonra insan o kalıba yerleştirildi. Önce bir yön belirlendi, sonra insan o yöne taşınmak istendi. İnsan ise görülemedi. İnsan, düşüncelerin ulaşacağı son durak değildir. İnsan, görülmesi gereken ilk hakikattir. Çünkü insanı görmeden kurulan her düzen, sonunda insanı kendisine benzetmeye çalışır. Oysa insanı değiştirmeye çalışan her yapı, farkında olmadan kendini yeniden üretir. Belki de yeniden inşa, ilk kez insanı hiçbir kalıba sokmadan görebildiğimiz gün başlayacaktır. İkinci Temel: İnsanla Nereden Başlanır? Güzel insan, İnsanla başlamak, insan adına konuşmak değildir. İnsanı savunmak da değildir. İnsanı bir davanın, bir öğretinin, bir dünya tasarımının veya herhangi bir düşünce düzeninin malzemesi yapmak ise hiç değildir. İnsanla başlamak, insanı olduğu gibi görebilmektir. Bugüne kadar birçok öncü, önder, hareket ve yapı, insan için yola çıktığını söyledi. Fakat gerçekte başlangıç noktası insan olmadı. Önce kendi zihinlerinde bir algı oluşturdular, bir yön belirlediler, bir paradigma kurdular, sonra insanı bu oluşturdukları düşüncenin içine yerleştirmeye çalıştılar. Yani insanı olduğu hâliyle görüp oradan yürümek yerine, önce nasıl bir insan olması gerektiğini kendi zihinlerinde belirlediler ve insanı buna göre biçimlendirmeye yöneldiler. Böylece insan, görünmesi gereken başlangıç olmaktan çıktı, önceden kurulmuş düşüncenin taşıyıcısı hâline geldi. İnsan kendisini anlamaya ve görmeye yönelmek yerine, kendisinden bekleneni yerine getirmeye başladı. Belki de asıl kopuş tam burada yaşandı: İnsan için yola çıkıldığı söylendi ama insan görülmedi. Oysa insan, hiçbir düşüncenin yükünü taşımak için var olmadı. Düşünce, insanı açıklayabildiği ve anlayabildiği ölçüde anlamlıdır. İnsanı görmeyi bırakıp, onu kendi oluşturduğu kalıba sığdırmaya başlandığı anda, kendi bütünlüğünü kaybeder. Çünkü insan, önceden kurulmuş bir düşüncenin içine sığdırılabilecek kadar tek boyutlu ve mekanik bir canlı değildir. Bugüne kadar en az yaptığımız şey, insanın kendisine bakmasını sağlamaktı. İnsan sürekli dışarıya bakmaya yönlendirildi. Kime karşı duracağı öğretildi. Neyi savunacağı belirlendi.Neye inanacağı söylendi. Neyi reddedeceği gösterildi. Fakat kendisini nasıl göreceği hiç sorulmadı. Oysa insan kendisini gerçekten görmeye başladığında, birçok sorunun cevabı dışarıda değil, kendi içinde görünür hâle gelir. İnsan kendi bozulmasını açık bir şekilde gördüğü an, onu eski hâlinde tutacak güç kalmaz. Nasıl ki insan büyük bir tehlikeyi gördüğünde aynı rahatlıkla yoluna devam edemezse, kendi zihnindeki bozulmayı da bütün açıklığıyla gördüğünde eski yaşamını sürdüremez. Çünkü gerçek anlamda görmek, yalnızca fark etmek değildir, aynı zamanda dönüşümün başladığı andır. Bu nedenle yeniden inşa, önce yeni düşünceler üretmekle değil, yeni bir görme ve fark etme hâli oluşturmakla başlayacaktır. Çünkü insanı değiştiren şey; sloganlar, ezberler, aidiyetler ya da isimler değildir. İnsanı değiştiren, kendisini hiçbir mazeretin arkasına saklanmadan görebilmesidir. Kendini gören insanın dönüşmek için ayrıca zorlanmaya ihtiyacı kalmaz. Görmek, dönüşümün kendisini içinde taşır. İnsan gerçekten gördüğü anda artık eski hâliyle kalamaz. Eğer hâlâ aynı yerde duruyorsa görmemiştir. Sadece fark ettiğini sanmıştır. Çünkü bilgiyle görmek insanı değiştirmez. Bir şeyi bilmek onun ne olduğunu anlamak da değildir. Görmek ise olanı olduğu gibi görmek ve onunla kendin arasında hiçbir perde bırakmamaktır. İnsan bunu........
