menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Neler mi konuştuk? Sevincin az, umudun yok, acının çok olduğu her şeyi…

12 0
05.02.2026

Eski öğrenciler, öğretmenler, arkadaşlar, dostlar, bu buluşmayı merak edenler ve daha niceleri. Ben hem konuşmacı, hem de moderatör olacaktım. Konu başlığımız serbestti, herkes kendince sorun olanı masaya yatıracak, tartışılacak, sonuç alınmasa da rahatlama ortamı sağlanacaktı. Katılamayanlar ya telefon açacak, ya da mesaj yollayarak ispatı vücut edecekti…

Gelenlerin kimiyle ilk kez karşılaşıyorduk, kimiyle zaten tanıştık, dosttuk. Ama ortak paydalarda buluşup, saatlerce sorunları masaya yatırıp, sorulara yanıt aradıktan sonra kırk yıllık dost gibi ayrıldık..

Canların sıkkın, ortamın toz duman, gaddarlığın ve acımasızlığın tavan yaptığı, vefanın tedavülden kalktığı, hüznün yorgun kalpleri daha da yorduğu, insanların en çok da kendine sığınmak yerine kendinden kaçtığı bugünlerde nefes açan, ilaç gibi gelen, göz yaşartırken göz de açan bir buluşma gerçekleştirdik…

O gün sıkışmış dünyalarında nefes almaya çalışanların öykülerini dinlerken, hüzünlü geçmişlerine, gergin geçen her günlerine, bu koşullarda kaygılı geleceklerine ayna tuttuk adeta. Ve ben bu içi de, gözü de dolu olanları görünce konuşmacı olmama rağmen dinlemeyi ve not almayı yeğledim…

Neden derseniz? Yaşamını almak değil, vermek üzerine kurgulayan, kırılsa da, çaresiz kalsa da, içi cam kırıklarıyla dolsa da cana can katan, sevgi ve sabır denilince ilk akla gelen, vefanın cefanın sembolü olan kadınların yaşanmışlık kokan söz ve deneyimlerini yabana atamazdım, atabilir misiniz?

O gün o salonu dolduranlar her yaştan, her birikimden, her düşüncedendiler ancak yazgıları ve çileleleri ortaktı. Dünden yarına kurdukları köprülerle yaşadıklarını anlatmaya çalışırken öyle bir hava yarattılar ki anlatılması da anlaşılması da zordu, çok zor… Hele de yasaların koruyucu kalkanına güvenenlerin eline bıçağı, falçatayı, silahı alıp çok kolay kadın öldürdüğü günümüzde…

Toplantıya gelenler Atatürk’e sevdalı, cumhuriyet değerlerine bağlı kuşaktan olunca, bizden önceki eğitim ordusu gibi Mustafa Kemal’in öğretmeni Şemsi Efendi gibi, şehit öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay gibi inanmış kuşaktan olunca, onlar mutlu, ben daha mutlu olarak tarihe düşen notları, yazıya ve konuşmalara ruh katan sözcüklerle dolu sohbeti dikkatle dinledik, kaleme kağıda sarılmayı da ihmal etmedik…

Konuşmaların özüne bakınca “Hayır!” demeyi öğrenmek öne çıktı, Beyler! Üstünüze alının lütfen!

Konuşulanların ortak paydası şu oldu: Başkalarını kırmak yerine kendimizi kırıyor ve sürekli evet diyorsak hayır demeyi öğrenmek zorundayız. Çünkü gereğinden fazla evet, iş yükünü, sınırları ve yetenekleri zorluyor. Hal böyle iken hayır demeyi öğrenmek şart! Yeri geldiğinde ve gerektiğinde; “Çok isterdim ama zamanım yok!”, “Bu benim programıma uymuyor!” “Bu sefer yardımcı olamayacağım!” “Bir başka sefere zamanım uyarsa söz!” gibi tümcelerle ve kibarca hayır diyebiliriz, demeliyiz…

Hayatımızda evet hayırdan çoksa; Günün birinde dönüp bakacağız ki bu kaybı ölçecek kantar yok ve zaman geçip gitmiş, bu konuda başkaca ne söylenir bilmiyorum. Bilen var mı onu da bilmiyorum! Çünkü bazen sessiz ve sitemsiz bir bakış, bazen fotoğrafa yansıyan derin bir ifade, bazen istem dışı bir el hareketi o kadar çok şey anlatır ki zaman geçse de, izleri kalır…

Şimdi söz onların…

“Neşe hocam! Yazılarınızın sıkı takipçisiyim, kadın konusunu daha çok yazın lütfen. Geçenlerde “kendimize aferin demeyi öğrenelim” başlıklı yazınızı okudum, geç bile kaldığımı hatırladım. O yazınızda geçen çerçeveletilecek........

© Gerçek Gündem