İsrail Beyrut'u Niye Vuruyor?
Beyrut’a gittim geçen ay. Hani şu her seferinde "küllerinden yeniden doğan" diye anlatılan, Akdeniz’in o mağrur ve yorgun kentine... Uçaktan indiğiniz anda yüzünüze çarpan o nemli deniz kokusu, sadece bir coğrafyanın değil, koca bir tarihin kokusu aslında. Beyrut, bir yanıyla büyüleyici bir zarafet, diğer yanıyla insanın boğazına düğümlenen derin bir keder.
Önce biraz methini edelim bu kadim şehrin; çünkü Beyrut bunu hak ediyor. Dünyada çok az şehirde bu kadar farklı kimliği, bu kadar zıt kültürü aynı sofrada otururken görebilirsiniz. Bir yanda şık Fransız kafelerini andıran caddeler, diğer yanda kadim Doğu’nun baharat kokulu çarşıları... Bir sokakta kilise çanlarının sesi yükselirken, hemen birkaç metre ötede ezan sesi ona eşlik eder. Bu "bir arada yaşama" hali, sadece bir zorunluluk değil, Beyrut’un ruhu haline gelmiş. İnsanların nezaketi, o bitmek bilmeyen yaşam enerjisi ve her şeye rağmen korudukları estetik kaygısı, sizi kendine hayran bırakıyor.
Ancak Beyrut’u sadece "Orta Doğu’nun Paris’i" güzellemesiyle anlatmak, bu şehre haksızlık olur. Çünkü bu parıltılı kabuğun altında, 1975’ten bu yana dinmeyen bir sızı var.........
