Immanuel Kant: Dünyayı zihninin içinde yeniden inşa eden adam
Tarih kitapları kahramanları bize çoğunlukla savaş meydanlarında, büyük devrimlerin ön saflarında ya da okyanusları aşan gemilerin güvertelerinde gösterir. Oysa tarihin en büyük devrimlerinden biri, ne göğüs göğüse yapılan bir çarpışmada ne de fırtınalı bir denizde gerçekleşmiştir. Bugün Rusya toprakları içinde kalmış olan Doğu Prusya’da duvarları pipo dumanından sararmış küçük bir odadaki ahşap bir masanın başında, doğduğu şehirden hemen hiç çıkmamış, beyaz tenli, ufak tefek bir adamın zihninde gerçekleşmiştir. O adam, felsefenin seyrini sonsuza dek değiştiren Immanuel Kant’tır.
Immanuel Kant, 1724 yılında Prusya’nın Königsberg (bugünkü adıyla Kaliningrad) şehrinde doğdu ve 80 yıllık ömrünün hemen hemen tamamını bu şehirde geçirdi. O çağdaşı sayılabilecek bir başka Prusyalı Alexander von Humboldt gibi engin okyanusları, devasa dağları veya uzak kıtaları kendi gözleriyle hiç bir zaman göremedi. Ancak bir coğrafyacının elindeki haritayla dünyayı karış karış bilmesi gibi, Kant da aklının haritasıyla tüm evrenin sınırlarını çizdi.
"Tanrı bizimledir" anlamına gelen Immanuel ismi, aslında ailesinin derin inanç dünyasının bir yansımasıydı. Kant’ın ahlak felsefesindeki o birazdan bahsedeceğimiz sarsılmaz, tavizsiz ödev inancının tohumları kalın felsefe kitaplarında değil, çocukluk evinde, kuvvetle muhtemel annesi Anna Regina’nın dizinin dibinde atılmıştır.
Kant Ailesi, dönemin Almanya’sında etkili olan Pietizm inancına derinden bağlıydı. Pietizm, dini ve ahlakı toplum içindeki dış gösterişlerden tamamen sıyıran katı bir düşünceye dayanıyordu. Pietistlere göre aslolan "içsel saflık", gösterişsiz bir yaşam ve her ne pahasına olursa olsun doğru olanı yapmaktı. İyi bir insan olmak, vitrine koyacağınız bir madalya değil bunun yerine kalbin gizli odalarında tutulması gereken bir yemin olmalıydı.
Yaşamı üzerinde büyük etkileri olan annesi Anna Regina, genç Immanuel'i ormanda yürüyüşe çıkarır, ona bitkileri ve yıldızları göstererek evrenin düzenindeki güzelliği ve içimizdeki vicdanın sesini anlatırdı. Yıllar sonra, "Kalbimdeki ilk iyilik tohumlarını annem ekti" diyecektir Kant. Yapılan iyiliği kimseden alkış beklemeden, sırf doğru olduğu için yapma fikri işte bu gösterişsiz ama sarsılmaz aile ikliminden filizlenmiştir belki de.
Her büyük devrimci, önce içine doğduğu sistemi yıkmak zorundadır. Kant’ta bunu yaptı pek tabii ki. Onun gençliğinde ve üniversite yıllarında tüm Almanya’nın zihin dünyasına Christian Wolff ve onun takipçileri hükmediyordu. Wolffçuluk, her şeyin sadece akılla, masa başında oturarak çözülebileceğine inanan bir düşünceyi temsil eder. Onların felsefesi devasa, kusursuz bir matematik denklemi gibidir. Kant, kendi tabiriyle "dogmatik uykusunda" olduğu o yıllarda Wolff’un bu katı akılcılığını kendi içinde çok tutarlı ama gerçek dünyadan kopuk bir "kağıttan şato" olarak gördü. Deneyimin ve duyuların önemini savunan filozofları okuyup bu sistemin çatlaklarını fark ettiğinde, o kağıttan şatoyu yıkacak ve felsefede deprem etkisi yaratacak kendi sistemini kuracaktı.
Olağanüstü bir disiplin ve sadelik üzerine kuruluydu Kant’ın........
