Yaz ortası, yemiş zamanı
Ağustos ayının özellikle ikinci yarısı gün içindeki sıcaklıkların dayanılmaz olmadığı, artık akşamların serinlediği, balkonda, bahçede otururken sırtımıza bir hırka almaya başladığımız zamandı eskiden. Okul günlerine az kalmıştır; yaz tatili için verilen ödevler anımsanır, bir kenara fırlatılıp atılmış kitaplar defterler ortaya çıkarılır, üç ayda okunması gereken kitaplar son on beş güne sıkıştırılırdı. Yazlığa gidenler yavaş yavaş dönmeye başlar, yaz arkadaşlıkları biter, mektup yazmak için adresler veya ev telefonundan aramak için sabit numaralar alınıp verilirdi.
Bu alışkanlıkların kimisi kaldı, kimisi tarih oldu. Neyse ki değişmeyenler de var; Ağustos ortası dedin mi pazarlara taze fındık gelmeye başlar. Sadece o mu, meyvelerin en gizemlisi, en nadidesi, en balı incir de arz-ı endam eder. İşte bu ikisini birlikte tezgahlarda görünce, yazın da yavaş yavaş bitmekte olduğunu anlarım. Sıcak sevmediğimden hem sevinirim hem de bir yaz daha bitiyor diye bir hüzün kaplar içimi. Neyse ki tam o sırada tezgahlar meyve dolar, meyve yemenin mevsimi olan yazın bitişinin o hüznü, yerini kıpır kıpır bir mutluluğa bırakır!
MAHÇUP YEMİŞLER; FINDIK VE İNCİR
Bu yıl da fındık ve incir envai çeşidiyle pazarlarda sergilenmeye başlandı. Gerçi, eskiden incirin mesela, pazar tezgahlarında görülmediğini biliyoruz. Ya tablalarda azar azar satılırmış, ya da, sevgili Turgut Kut’un “İstanbul’da Mutfaklar” kitabında Yıldız Çılbıroğlu’na anlattığı gibi; dut, incir gibi pek az dayanan meyveler zaten pek dışarıdan satın alınmaz, herkesin evinin........
