Yamyamlığın tekinsiz tarihi
“İnsan insanı neden yer?” sorusuna yanıt aramaya devam ediyoruz. Bu haftanın tekinsiz yazısı, yamyamlığın cinayet dosyalarından edebiyata, popüler kültürden Freud’un insanlığın prehistoryasına dair kurduğu psikanalitik mite uzanan öyküsü hakkında olacak...
Issei Sagawa... 1.45 metre boyundaki bu küçük adam, Paris’te Renée Hartevelt’i öldürüp yedikten sonra nasıl oldu da serbest kaldı, hatta bir süre sonra bir medya imgesine nasıl dönüştü, Sevgili Okur?
Kaldığımız yerden devam edelim.
POPÜLER KÜLTÜRÜN YAMYAMLIĞI
Sagawa, Japonya’ya döndüğünde artık sadece bir cinayet faili değil.
Paris’te bir kadını öldürmüş, cesedini parçalamış ve insan eti yemiş kişinin öyküsünün psikiyatri hastanesi ve kapalı kapılar ardında tutulan ürpertici bir dosya olması beklenirken tuhaf şeyler yaşanıyor.
Sagawa artık kamuoyunun karşısındadır.
Röportajlar veriyor, kitap yazıyor, televizyon programlarına çıkarak işlediği cinayetin ayrıntılarını anlatıyordu. Hatta bir yemek programına konuk edilip et yemekleri tadımı bile yaptırılıyordu.
Popüler kültürün ‘en yamyamdan daha yamyam’ olduğu benzersiz bir an! İnsan eti yemiş bir adam, ekranda diğerlerinin yediği yemekler hakkında yorum yapıyor.
Burada artık ilk sorumuzu dönüştürmemiz gerekiyor. Soru “İnsan neden insan yer?” değil “Bir insan başka bir insanı yedikten sonra nasıl kültürel bir figüre dönüşür?” olmalı.
Sagawa’nın Tokyo’da bir ‘ünlü hayatı’ sürmesi, sayısız televizyon programına katılması, film ve belgesellerde rol alması onu iğrenç bir halk kahramanına dönüştürüyor. Verena Paravel ve Lucien Castaing-Taylor’ın yönetmenliğini üstlendiği 2017 yapımı “Caniba” belgeseli, Sagawa’nın özgür bir adam olarak ileri yaşlarını konu alıyor. Issei Sagawa, hem roman hem de manga formunda deneyimlerini anlatan 20'den fazla kitabın ve en çok satanlar listesinin yazarına dönüşüyor. Hatta The Rolling Stones, “Too Much Blood” şarkısının ilhamını ondan alıyor.
Bize de yamyam olmanın iyi bir kariyer adımı olarak görüldüğü bir dünyada yaşamanın ağırlığı kalıyor.
BİR DİKTATÖRÜN SOFRASI: “LEOPAR ETİNDEN BİLE TUZLU”
Yamyamlığın popüler kültürdeki bu tuhaf yolculuğunun bir başka durağında karşımıza Idi Amin çıkıyor.
Uganda’nın 1971-1979 yıllarındaki manyak diktatörü hakkında insan eti yediğine dair anlatılan öykülerin en bilinen kaynaklarından biri Idi Amin’in eski bakanlarından Henry Kyemba’nın 1977 tarihli “A State of Blood” kitabı. Kyemba, Amin’in kendisine insan eti tattığını söylediğini ileri sürüyor.
Amin’in gerçekten yamyam olduğuna dair bağımsız ve güvenilir bir kanıt bulunmuyor. Tarihçi Mark Leopold’un “Idi Amin: The Story of Africa’s Icon of Evil” adlı kitabı; Amin’in etrafında oluşan “canavar” imgesinde gerçeklerle söylentilerin, gazetecilikle sansasyonun ve siyasal şiddetle mitin birbirine karışmış halde olduğunu ve yamyamlığın da bu mitolojinin en önemli parçalarından biri olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, kitap, yamyamlık iddiasının ilk önemli kaynağı olan Kyemba’nın “A State of Blood: The Inside Story of Idi Amin” kitabının, Amin’i yalnızca yamyam olmakla suçladığını, bu iddiayı Amin’in mensup olduğu Kakwa topluluğuna ilişkin stereotiplerle de ilişkilendirdiğini söylüyor.
Tüm bu mitin arkasında ise Amin’in 4 bin engelliyi Nil Nehri’ne atarak timsahlara yedirmesi ve çeşitli söyleşilerinde yamyamlık yaptığını “itiraf” etmesi yatıyor olabilir. Amin 1976’da yaptığı bir söyleşide “İnsan eti yedim” demiş:
“Çok tuzludur, hatta leopar etinden bile tuzludur...”
Belki de burada asıl ilginç olan, Amin’in gerçekten insan eti yiyip yemediği değil. Bir diktatöre “yamyam” dediğimizde aslında ne olduğu. İnsanları öldüren bir muktedir, bir anda yalnızca zalim bir diktatör olmaktan çıkar; insan eti yiyen, sınırları insanlığın dışına taşmış bir canavara dönüşür.
Her ne yerse yesin,........
