Bir bütünün parçası olduğumuz müddetçe güçlüyüz
Dar bir çevreye sıkışmış, görüş açısı uçsuz bucaksızlığı kucaklamayan bir insan alçak gönüllü olabilir mi? Olamaz. Egonun ezilebilmesi için insanın varlığına dışarıdan bakabilmesi ve bu varlığın daha büyük bir şeyin parçası olduğunu hissetmesi gerekir. Dünyadaki bunca acı, bunca çaresizlik böyle bir şeyin eksikliğinden kaynaklanır. Kibir kalbimizi çürüttüğü gibi kaderimizi de çürütür. Bir bütünün parçası olma fikrinden uzaklaştıkça “yer yüzündeki her şeyden daha değerliyiz” diye düşünüyor ve kendimizi her şeyin üzerinde görebiliyoruz. Doğar doğmaz bize bulaştırdıkları hastalıktan kurtulmakta aciz kaldık. Çünkü çağın çarkları içinde virüs daha bir güçleniyor: BEN SEVGİSİ… Yaşımız ilerledikçe ondan kurtulacağımıza yeni dünyanın oyuncakları ve bize dayattığı felsefesi sayesinde hepimizin içine daha bir yerleşti. Çoğumuzun bu durumu, yani ben merkezciliğini yedi yaşında terk etmesi gerekirdi. “Bilişsel Gelişim Kuramı”na göre ancak iki ile yedi yaş aralığındaki çocuklar dış dünyayı bu şekilde algılar ve bu bakış açısıyla değerlendirir. Baktığımızda neredeyse tüm insanlığın bu noktada takılı kaldığını görürüz. Küresel pazarlamacılar “Sen biriciksin, sen özelsin,” gibi bilumum kışkırtmalarla egolarımızı şişirdikçe şişirdiler. Çünkü bizi bir kenara çekerek soyup soğana çevirmenin en garanti yolu buydu. Önemli olduğumuzu ispatlamak için satın almadığımız ürün kalmadı. Çoğu da gerçek ihtiyaçlarımız olmayan, plastikvari ürünler. Buna “alışveriş” dediler. Önemli hissetmeye o kadar ihtiyacımız varmış ki elimize tutuşturdukları bir kez giyildiğinde yamulan ayakkabıları, buram buram naylon kokan kıyafetleri, yüzümüzü gözümüzü cilalamak için kullandığımız petrol bazlı makyaj ürünlerini deliler gibi satın alıyoruz. Gerçekte olan ise, yağmalandığımız. Beş........
