Spor Bilimlerinde Asıl Yarış: İngilizce Değil, Dünyayı Okuyabilmek
Avrupa’da katıldığım kongrede özellikle 30–50 yaş arasındaki akademisyenleri gözlemlerken dikkatimi çeken bir şey oldu: Yabancı dil yeterlilikleri, akademik özgüvenleri, tartışma kültürleri ve muhakeme güçleri oldukça güçlüydü.
Mesele yalnızca İngilizce konuşabilmek değildi.
İngilizceyi; soru sormak, itiraz etmek, farklı görüşleri karşılaştırmak, kendi fikrini savunmak ve yeni bir fikir üretmek için kullanıyorlardı.
İster istemez insan bu taploda kendi kültürüne bakıyor ve bu farkı burada görmeye başlıyor..
Biz Türkiye’de hâlâ “İngilizce bilen akademisyen” meselesini çoğu zaman bir dil yeterliliği problemi olarak görüyoruz. Oysa mesele bundan çok daha büyük.
Mesele, akademisyenin dünyayla aynı dili konuşup konuşamadığıdır.
Spor bilimleri açısından bu durum daha da önemli.
Çünkü spor artık sadece saha, antrenman ve performanstan ibaret değil. Spor ekonomisi, spor yönetimi, veri analitiği, yapay zekâ, dijital pazarlama, spor teknolojileri, sürdürülebilirlik, spor hukuku ve uluslararası spor endüstrisi gibi alanlarla sürekli genişliyor.
Bu alanlarda bilgi üreten merkezlerin büyük bölümü ise İngilizce konuşuyor.
Dolayısıyla........
