Hayatı uzattık: Peki ya yaşamayı?
İnsanlık uzun zamandır daha uzun yaşamanın peşinde. Fakat hiçbir dönemde bunu bugünkü kadar sistematik, ölçülebilir ve ticari bir çabaya dönüştürmemiştik. Artık yalnızca kilo, tansiyon ya da günde kaç adım attığımızı takip etmiyoruz. Uykumuzun evrelerini, kalp atış hızımızdaki değişkenliği, kan şekerimizi, stresimizi, toparlanma kapasitemizi ve hatta biyolojik yaşımızı ölçüyoruz. Daha iyi uyumaya, daha doğru beslenmeye, kaslarımızı korumaya, metabolizmamızı optimize etmeye ve yaşlanmanın etkilerini mümkün olduğunca geciktirmeye çalışıyoruz. Bir zamanlar daha çok tıbbın konusu olan “longevity” yani uzun ömürlülük, bugün teknoloji, misafir deneyimi, fiziksel kondisyon, beslenme ve lüks tüketimin kesiştiği başlı başına bir yaşam ekonomisine dönüşmüş durumda. Yaşadığım şehirde her gün karşılaştığım farklı meslek gruplarından, farklı etnik kökenlerden ve farklı yaşlardan insanların büyük çoğunluğunun bu ölçüm cihazlarını kullandığını görüyorum. Hatta bu sabah rastladığım haber yeni bir giyilebilir bütünsel sağlık ve esenlik ürünü olarak ölçüm yapan kolye üzerineydi.
Yaşadığımız bu dönüşümün ortasında, Ağustos 2025’te yayımlanan bir kitap uzun ömürlülük tartışmasına oldukça basit ama rahatsız edici bir soru ekledi: Daha uzun yaşayacağız; peki o uzun hayatın ne kadarını gerçekten yaşamaktan keyif alarak geçireceğiz?
Amerikalı gerontolog Dr. Kerry Burnight’ın Joyspan: The Art and Science of Thriving in Life’s Second Half adlı kitabı, Hachette Book Group bünyesindeki Worthy Books tarafından 5 Ağustos 2025’te yayımlandı ve kısa süre içinde New York Times en çok satanlar listesine girdi. Burnight, gerontoloji alanında doktora yapmış, uzun yıllar University of California, Irvine School of Medicine’da yaşlılık tıbbı ve yaşlanma bilimi alanlarında ders vermiş bir akademisyen. Yaklaşık otuz beş yıldır yaşlanmanın yalnızca fiziksel değil, sosyal ve psikolojik taraflarını da araştırıyor. Joyspan ise bütün bu deneyimin sonucunda uzun ömürlülük dünyasının sık kullandığı iki kavramın yanına üçüncüsünü koyuyor.
Lifespan yani yaşam süresi, kaç yıl yaşadığımızı anlatıyor. Healthspan yani sağlıklı yaşam süresi, bu yılların ne kadarını sağlıklı ve bağımsız geçirebildiğimizle ilgileniyor. Burnight’ın ortaya koyduğu joyspan yani yaşam sevinci süresi ise hayatımızın ne kadarında merakımızı, ilişkilerimizi, anlam duygumuzu ve yaşamdan aldığımız keyfi koruyabildiğimizi sorguluyor.
Aslında Burnight’ın bu kavrama neden ihtiyaç duyduğunu kendi annesinin hikâyesi çok iyi anlatıyor. Annesi bugün 96 yaşında. Kalp yetmezliği yaşamış, dizlerinden ameliyat olmuş, eşini kaybetmiş ve hayatının bir döneminde ekonomik olarak çok zor günlerden geçmiş. Yani karşımızda hastalıklardan, kayıplardan veya hayatın zorluklarından korunmuş olağanüstü şanslı bir insan yok. Burnight’ın dikkatini çeken şey bütün bunlara rağmen annesinin dünyasının küçülmemiş olması. Hâlâ insanlarla ilişki kuruyor, mizahını koruyor, merak ediyor, başkalarının hayatına dahil oluyor ve kendi hayatının içinde aktif bir rol almaya devam ediyor. Burnight’ın yıllar içinde hem annesinde hem de çalıştığı insanlarda gözlemlediği bu farkı dört davranışta topluyor: gelişmek, bağ kurmak, uyum sağlamak ve vermek, kitapta yer alan orjinal şekli ile grow, connect, adapt, give.
İlk bakışta bunların bugün uzun ömürlülük dendiğinde akla gelenlerle pek ilgisi yok. Burada takviye yok, soğuk su banyosu yok, peptit yok, biyolojik yaş testi yok. Oysa araştırmalar Burnight’ın “daha doğal” gibi görünen bu alanlarının bedenimizle düşündüğümüzden çok daha yakından ilişkili olabileceğini gösteriyor. Julianne Holt-Lunstad ve arkadaşlarının PLOS Medicine’da yayımladığı ve 148 araştırmadaki 308 bin 849 kişiyi kapsayan büyük meta-analizde, daha güçlü sosyal ilişkilere sahip kişilerin çalışma dönemlerinde hayatta kalma olasılığının zayıf sosyal ilişkilere sahip olanlara kıyasla yaklaşık yüzde 50 daha yüksek olduğu bulundu. Araştırmacılar ilişkinin büyüklüğünü, birçok yerleşik sağlık risk faktörüyle karşılaştırılabilecek ölçüde önemli olarak değerlendirdi.
İyimserlik üzerine yapılan bir başka geniş çalışma da benzer biçimde dikkat çekici. Proceedings of the National Academy of Sciences’ta yayımlanan araştırmada iki büyük epidemiyolojik kohort incelendi ve daha yüksek iyimserliğin hem kadınlarda hem erkeklerde daha uzun yaşam süresi ve 85 yaşın üzerine çıkma ihtimaliyle ilişkili olduğu görüldü. Bunlar elbette “iyimser olun, daha uzun yaşayın” gibi basit bir neden-sonuç ilişkisi kurmamıza izin vermiyor. Sosyoekonomik koşullardan mevcut sağlık durumuna kadar pek çok değişken işin içinde. Ancak iki çalışma da bize önemli bir veriyi gösteriyor: Uzun ömürlülük yalnızca bedenimizin içinde gerçekleşmiyor. İlişkilerimizin, alışkanlıklarımızın, içinde bulunduğumuz sosyal çevrenin ve hayatla kurduğumuz ilişkinin içinde de gerçekleşiyor. O zaman bu kadar dönüşümün olağan üstü bir hızla yaşandığı dünyamızda bunların içinde kaybolmak yerine iyimserliği elden bırakmadan deneyimleme, öğrenme yolunu seçmeliyiz.
Bu bulgular bana birkaç yıl önce izlediğim ve o günden beri uzun yaşam üzerine düşünme biçimimi etkileyen Netflix belgeseli 100 Yaşına Kadar Yaşamak: Mavi Bölgelerin Sırları’nı da hatırlatıyor. National Geographic kaşifi ve yazar Dan Buettner’ın yıllar süren çalışmalarından yola çıkan belgesel; Okinawa’dan Sardinya’ya, İkarya’dan Kosta Rika’daki Nicoya Yarımadası’na ve California’daki Loma Linda’ya kadar, insanların olağanüstü uzun ve sağlıklı yaşadığı toplulukların peşine düşüyor. İzlerken bu insanların hayatlarında, bugün uzun ömürlülük dünyasında konuştuğumuz pek çok gelişmiş yöntemin bulunmadığını gördüm. Çoğu biyolojik yaşını bilmiyor, kalp atış hızı değişkenliğini ölçmüyor, her gün spor salonuna gitmiyor ya........
