menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Berlinale’de kırmızı halı ile politik fay hattı arasında

22 0
05.03.2026

Efsane yönetmen Wim Wenders, 80 yaşında Berlinale jüri başkanlığını kabul ederken başına nasıl bir politik fırtına açılacağını muhtemelen öngörmemişti. Festivalin ilk basın toplantısında en ön sıradaydım. Salondaki tansiyon daha ilk soruda yükseldi. Mikrofonu alan isim freelance gazeteci Tilo Jung oldu. Sorusu doğrudan ve sertti: Gazze’deki çatışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Festival sponsorlarından Alman hükümetinin İsrail’e verdiği destek hakkında ne düşünüyorsunuz?

Wenders’ın cevabı diplomatikti ama tartışmayı bitirmedi: 

Siyasetin dışında kalmak zorundayız çünkü bilerek siyasi filmler yaparsak siyasetin alanına girmiş oluruz. Oysa biz siyasetin karşı ağırlığıyız, siyasetin tam tersiyiz. Biz insanların işini yapmak zorundayız, politikacıların değil.

Sonrasında manşetler, tweetler, kıyametler… Wenders’e duyarsızlık suçlamaları yöneltildi. Bir önceki Berlinale’de Tilda Swinton benzer eleştirilerle karşılaşmış, ödül töreninde tonunu sertleştirmişti. Wenders ise geri adım atmadı.

Geçen yılın gala filmi Das Licht Almanya’daki Suriyeli göçmenleri odağa almıştı. Bu yılın açılış filmi No Good Men ise ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin hemen öncesinde geçen bir aşk hikayesine odaklanıyordu. Gazeteci bir kadının, Taliban tehdidi altında hayatta kalma mücadelesi üzerinden ilerleyen anlatı, politik arka plan ile kişisel fedakârlığı yan yana getiriyordu.

Festival temposu her zamanki gibi sertti. Basın gösterimlerinin kalbi Berlinale Palast, kahve ve koşuşturmanın merkezi ise Grand Hyatt Berlin idi. Günde ortalama üç - dört film izleniyor, seans çıkışı hızlı bir kahve molasının ardından basın toplantıları başlıyordu. Herkes bir yandan The Hollywood Reporter, Variety ve Screen’in günlük Berlinale sayılarından notlar düşüyor, diğer yandan sosyal medyayı kolaçan ediyordu. Geçen yıldan tanıdık gazetecilerle ayaküstü sohbetler festivalin en keyifli ritüellerinden biriydi.

İzlediğim yapımlar arasında bende en çok iz bırakanı Karim Aïnouz imzalı Rosebush Pruning oldu. İspanya’da pasif gelirle yaşayan varlıklı ama huzursuz bir ailenin izole villa hayatına bakan film, Reuters’in deyimiyle “operatik absürtlük” tonuyla ilerliyordu. Senaryoda Efthimis Filippou imzası vardı. Aile babasını canlandıran Pulitzer ödüllü Tracy Letts çok başarılı bir performans çıkardı. Filmin yarışmadan ödülsüz ayrılması şaşırtıcı oldu. Buna rağmen basın koridorlarında uzun süre konuşuldu.

Kırmızı halıda asıl hareketlilik ise Callum Turner sayesinde yaşandı. Turner galaya sevgilisi Dua Lipa ile gelince flaşlar patladı. Bir gazetecinin “Yeni James Bond sen misin?” sorusuna Turner yorum yapmamayı seçti. O sırada Tracy Letts’in “Yeni Bond benim” esprisi salonda kahkaha yarattı. Aynı masada oturan Pamela Anderson ise güneş gözlüklerinin ardında soğuk ama sarkastik bir sakinlikle olup biteni........

© Forbes Türkiye