Spider-Man: Brand New Day, Marvel’ın kaybettiği duygusal derinliği geri getiriyor
Spider-Man: Brand New Day (Yepyeni Bir Gün) Marvel Sinematik Evreni’nin (MCU) yıllardır süren ve son dönemde iyice dalgalı bir hal alan o devasa genişleme sürecinin ardından tam zamanında imdada yetişiyor. Peter Parker bu kez sadece şehri korumakla kalmıyor, herhangi bir macerasını aşan çok daha ağır bir yükün altına giriyor.
Tom Holland’ın New York’un “dost canlısı Örümcek Adam”ı olarak dördüncü kez kamera karşısına geçtiği film (Avengers yapımlarını saymıyoruz tabii), serinin bir önceki filmi olan “No Way Home”un o yürek dağlayan finalinin bıraktığı enkazı kaldırmak zorundaydı. Üstelik bunu yaparken artık nostaljik sürprizlere ya da çoklu evren numaralarına sığınmadan, karakterin kendi ayakları üzerinde durabileceğini kanıtlaması gerekiyordu.
Filmin çok sağlam bir çıkış noktası var: Evreni kurtarmak için başka çaresi kalmayan kahramanımız, Peter Parker olarak herkesin hafızasından silinmiş olsa da Spider-Man hiç olmadığı kadar göz önünde. En yakın arkadaşı Ned’i (Jacob Batalon), sevgilisi MJ’i (Zendaya) ve eski hayatına dair ne varsa geride bırakan Peter, New York’un gece gündüz çalışan tek kahramanı haline gelmiş. Şehir onu el üstünde tutuyor, suç oranları dip yapmış durumda… Gelgelelim maskenin arkasındaki insana dair neredeyse hiçbir şey kalmamış. Peter’ın günleri dur durak bilmeden devriye gezmekle ve bir zamanlar sevdikleriyle kurduğu hayalleri uzaktan bir yabancı gibi izlemekle geçiyor.
MCU’ya 2021 yapımı “Shang-Chi ve On Halka Efsanesi” ile adım atan yönetmen Destin Daniel Cretton, filmin omurgasını oluşturan bu çelişkiyi çok iyi çözmüş. Hikaye, sevdiklerini koruma isteğini “kendini tamamen yok etmekle” karıştıran genç bir adamın ruh haline odaklandığı anlarda resmen parlıyor. Sevdiklerini korumanın tek yolunun onlardan uzak durmak olduğunu sanan Peter, bağlarını koparayım derken insanları neden kurtarmak istediğini kendine hatırlatan o asıl duyguyu da yitirdiğini fark ediyor. Film tam bu kırılma noktasında şu yakıcı soruyu soruyor: Maskenin altındaki insan silinip giderse kahraman var olmaya devam edebilir mi?
Tom Holland, bu ton değişimine serideki açık ara en güçlü performansıyla karşılık veriyor. Karşımızda artık Tony Stark’ın gözüne girmeye çalışan o hevesli liseli çocuk yok. Yorgun, yapayalnız ve duygusal anlamda duvara toslamış yetişkin bir Peter var.
Holland, bu tükenmişlik halini tekdüzeliğe kaçmadan yansıtıyor. Susup kaldığı sahnelerde bile içindeki acıyı hissediyorsunuz, dövüşürken ise giderek kontrolünü kaybetmesine yol açan çaresiz bir öfke göze çarpıyor. Çıktığı her çatışma onu biraz daha........
