Kadın Şair ve Yazarları İşleyen Filmler
“Bilge kadınlar için hayat daha da zordur.” [1]
1900’lerin başlarına kadar kadınların yazabilecek kadar karakter ve yetkinliğe sahip olmadığı düşünülürdü. Bırakın yazmayı kadınların pek çok okula, üniversiteye gitme hakları dahi yoktu. Kadınlar, bireysel ve toplumsal olarak yürüttükleri mücadeleler sayesinde önce okuma haklarını kazandılar. Bu hakkın edinilmesine ek olarak pek çok alanda olduğu gibi şairlik ve yazarlık alanlarında da var olma mücadelesi yürüttüler. Bu, aslında öyle sıradan bir mevzu değil. UNESCO’nun 2025 yılına ait verilerine göre dünyada, yaklaşık 740 milyon yetişkinin okuma-yazma bilmediği açıklanmıştır. Bu rakamın üçte ikisini, yani 500 milyonunu oluşturanların kadın olduğu düşünülünce, kadınların gerçek anlamda zoru başardığı ifade edilebilir.
Kadınlar üniversiteye gidebilmeye başladıklarında, edebiyat fakültelerine gitmenin onlara daha uygun olduğu; erkeklerin ise tıp, mühendislik gibi alanlarda aha başarılı olacağı gibi söylemler ön plana çıkmaya başladı. Kadınların yazarlıkta daha başarılı olduğu söylenirken, bunun bir övgü mü yoksa hafif bir küçümseme mi olduğu tam olarak çözülememekle birlikte günümüzde bile kadınların kitaplarını bastırabilmek için mahlas olarak erkek ismi kullanması gerekebilmektedir. Örneğin kaç kişi, Harry Potter serisini okumaya yazarının bir kadın olduğunu bilerek başladı? Kitap kapağında, yazar isminin Joanne Kathleen Rowling olarak değil de J. K. Rowling olarak kullanılmasına “genç erkek okurların, bir kadının yazdığı kitabı pek okumak istemeyebileceği” düşüncesi ile kitabın yayımcısı neden olmuştur. Hatta Rowling, 2013-2015 yılları arasında Robert Galbraith mahlası ile dedektiflik ve cinayet romanları yazmıştır. Erkek ismi ile daha çok satış yapılabilmesi üzerinden -her ne kadar günümüzde ilerleme kaydedilmiş olsa da- kadınların edebiyat dünyasındaki yeri ile ilgili halen kafa yorulması gerekmektedir. Yine de dünyada binlerce kadın, bütün zorluklara ve engellere rağmen yazarlık alanında çok büyük başarılar elde etmiştir ve etmeye de devam edecektir.
Bu listemizde ünlü şair ve yazarları işleyen filmlere ek olarak; ünlü olmayan, sıradan kadın karakterleri işleyen iki film de bulunmaktadır. Gönül isterdi ki listede Türk kadınlarından şair ve yazarların anlatıldığı yerli biyografik yapımlar da yer alsın. Kim bilir? Belki yakın bir gelecekte bu tür filmlerin de bulunduğu bir listenin hazırlanması mümkün olur.
Keyifle okumanız dileğiyle.
Papusza (Yön. Joanna Kos-Krauze, Krzysztof Krauze, 2013)
“Okumayı öğrenmeseydim eğer daha mutlu olabilirdim.” [2]
Polonya yapımı Papusza, siyah beyaz çekilmiş, her bir sahnesi birer tablo gibi olup tüm sahnelerini uzun uzun inceleme isteği doğuran ve dingin anlatısı ile şiir gibi bir filmdir. Çoğu sahnesi büyüleyici doğa görüntüleri ve manzaralardan oluşan Papusza, böylelikle Romanların göçebe hayatını, doğa ile olan mücadelesini de gözler önüne serer. 1908-1987 yılları arasında yaşamış, şiirleri Lehçeye çevrilmiş ilk Roman ve kadın şair Bronislawa Wajs’ın, diğer adıyla Papusza’nın hayatını anlatan film, onun hayatı üzerinden ayrımcılık, haksızlık, yoksulluk ve savaşların eleştirisini de yapar.
Papusza’nın, çocuk yaşta kendisinden yaşça bir hayli büyük amcası ile evlendirildiği sahne boğazların düğümlenmesine sebep olsa da filmde kimi zaman gülümseten sahneler de mevcuttur. Neşeli Roman müziklerin filme kattıklarının yanı sıra filmin kendi müzikleri de oldukça etkileyicidir. Filmin müzikleri, konusuna ve sinematografisine uygun tatta olup en doğru anlarda devreye girerek etki dozunu giderek artırır. Prömiyerini Karlovy Vary Film Festivali ile yapan Papusza, Roman kadınların yaşadığı zorluklar kadar genel olarak dünyada Romanlara neden bu kadar kötülük yapıldığı ile ilgili olarak da düşündüren bir film olarak kolay kolay unutulmayacak yapımlar arasında yerini almıştır.
Poetry (Yön. Lee Chang-dong, 2010)
Ana tema olarak altmış yaşlarında banliyöde yaşayan bir kadının, Yang Mi-Ja’nın hikâyesini işleyen Poetry, 2 saat 19 dakikalık süresine rağmen adı gibi akıp giden bir filmdir. Pek çok festivalde gösterilen, Güney Kore-Fransa ortak yapımı olan Poetry, 63. Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’ne layık görüldü. Ana karakter Yang Mi-Ja’yı canlandıran oyuncu Yoon Jeong-Hee, 1994’ten itibaren 16 yıl sonra ilk kez başrolde oynamış olmasına rağmen rolünün hakkını fazlasıyla vermiştir.
Poetry, şiir yazmaya ilgi duyan kadının hikâyesinin yanında, başka pek çok hikâye de barındıran katmanlı bir senaryoya sahiptir. Aynı zamanda tecavüze uğrayan Agnes adlı lise öğrencisinin hikâyesi de anlatının önemli bir parçasıdır. Çünkü bu genç kıza tecavüz edenler arasında Mi-Ja’nın torunu da vardır. Tecavüz eden gençlerin babaları, olayın ört bas edilmesi için Agnes’in annesine para teklif eder. Bu olayın yarattığı sıkıntılar yetmezmiş gibi maddi durumu zaten oldukça yetersiz olan Mi-Ja hepten zor durumda kalacaktır. Çünkü Mi-Ja, geçinebilmek için yaşlı bir adamın bakıcılığını yapmaktadır. Yaşlı adam, her fırsatta Mi-Ja’ya sarkıntılık yapmaya kalkışır; Mi-Ja da her defasında kendisini bu durumdan kurtarmayı başarır. Fakat zaman geçtikçe başka çaresi kalmayan Mi-Ja, Agnes’in annesine vereceği parayı yaşlı adamla birlikte olarak elde edebilecektir. Film, iç burkan bu sahneleri ile sınıfsal eşitsizlikleri, yoksulluğun insanı düşürdüğü durumları başarıyla yansıtır.
Sylvia (Yön. Christine Jeffs, 2003)
Sylvia, 1932 yılında Alman bir baba ve Avusturya kökenli bir annenin çocuğu olarak Boston’da dünyaya gelen şair ve yazar Sylvia Plath’in hayatını işler. Film, onun Cambridge Üniversitesi’ndeki öğrencilik dönemi ile başlar. İlk şiiri sekiz yaşındayken basılan Sylvia, üniversitedeyken yazarlık alanında belli bir yer edinmeye başlamıştır zaten. Filmde, kimi zaman diyaloglar aracılığıyla Sylvia’nın geçmişine, çocukluğuna, manik depresif hastalığına değinilir. Sylvia, Cambridge’de okumaya devam ederken o sıralar belli bir üne kavuşmuş olan Ted Hughes ile tanışıp evlenir ve iki çocukları olur. İlk başlarda her şey yolunda giderken ev işleri, çocukların bakımı sürekli Sylvia’nın üzerinde kalır. Sylvia, yazmaya gerektiği gibi zaman ayıramamaya başlar, oysa eşi her şekilde yazmaya ve sosyal hayatını dilediği gibi yaşamaya devam eder. Bir süre sonra eşi, Sylvia’yı aldatınca ayrılmaya karar verirler. Küçük yaşta babasını kaybetmiş olan Sylvia’nın zaten kötü olan ruhsal durumu giderek daha da kötüleşmeye başlar. 1963 senesinde intihar ederek yaşamına son verir.
Film, Sylvia’yı kıskanç ve ayrılığa dayanamayan bir kadın olarak ön plana çıkardığı için eleştirilebilir. Fakat film, aslında kadınların sanat, edebiyat camiasında geri planda bırakıldığına dair mesajlar da iletir.........
