menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hasan Ete ile İyi Ölüm (2024) Üzerine Söyleşi

7 0
04.02.2025

Hasan Ete, henüz öğrencilik yıllarında çektiği Meftun (2017) ve hemen ardından tamamladığı Meryem Ana (2018) isimli kısa belgesel filmleri ile yönetmenlik kariyerindeki ilk adımlarını başarıyla tamamlamış bir isim. Bu yıl seyircisiyle buluşan bir diğer kısa belgeseli İyi Ölüm ile ise gerçek bir başarı elde etti. Başta 25. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’nden En İyi Belgesel ödülü dâhil olmak üzere birçok ödülün sahibi olan Hasan Ete ile filmografisini ve İyi Ölüm’ü detaylıca konuştuk. Keyifli okumalar.

Özellikle ülkemizde uzun metraj belgesel ve kısa metraj filmlerin pek değer görmediği gibi yakın zamanda iyiden iyiye ötekileştirildiği düşünülmektedir. Sen ise kısa metraj belgesel yaparak çok daha zorlu bir yolda ilerlemeyi tercih ediyorsun. İlk filmin Meftun, ardından Meryem Ana ve nihayetinde asıl odağımızdaki İyi Ölüm… Hepsi de kısa belgesel. İlk günden bu yana bu konuda kararlı mıydın yoksa kendiliğinden mi şekillendi? Nasıl gelişti tüm bu süreç?

Aslında üniversiteye başlarken belgesel alanında çalışma ve yönetmen olma fikrim yoktu. Sadece sinemayı sevdiğimi biliyordum ve yoldaki işaretleri takip edip ilerleyecektim. Şu anki kariyerim de böyle gelişti aslında. Kendimi, ikinci filmim Meryem Ana‘dan sonra belgesel sinemada daha iyi ifade edebildiğimi fark ettim. Daha sonrasında İyi Ölüm ile birlikte bu, benim için daha da netleşti. Ama şunu söylemekte fayda var: Ben hikâye neyi gerektiriyorsa onu yapıyorum. İlerleyen zamanda kurmaca da yapabilirim. Kısacası süreç içerisinde fikrim değişebilir. Son olarak belgesellerle ilgili bahsettiğin durumu özellikle 2024 yılında çok net fark ettim. Küçük ve büyük festival fark etmeksizin, gösterim takvimlerinden salon planlamalarına kadar birçok alanda ötekileştirme mevcut. Bu durumu anlamak gerçekten güç.

Her ne kadar üç filmin de kısa metraj belgesel olmasıyla veya insan hikâyelerine yer vermesiyle benzeşse de Meftun ile Meryem Ana’yı ayrı İyi Ölüm’ü ayrı bir yere koymak gerekiyor. Zira yaşlılık, yalnızlık, ölüm, özlem gibi temalar özelinde ortaklaşan filmler çok keskin başka bir noktadan ayrışıyor: Meftun ile Meryem Ana hikâye sahiplerinin tamamıyla kendi beyanlarından oluşurken, İyi Ölüm tam anlamıyla gerçeğin belgelendiği bir yapım. Meftun’daki Mehmet ile Meryem Ana’daki Meryem, geçmişi belki de hatırladıkları gibi değil de hatırlamak istedikleri anlatıyor olabilirler. Veya hafızaları onlara artık oyun da oynuyor olabilir. Bu nedenle bu tarz belgesellerin güvenilirliği, gerçekçiliği hep kuşkuludur. Fakat İyi Ölüm, hâlihazırda yapılan bir ritüeli kayda alıyor. Bir kutlamayı, düğünü, cenazeyi kayda almak gibi… Sen nasıl değerlendiriyorsun? Bu yaptığım ayrıma katılıyor musun?

Aslına bakarsan, filmlerimdeki karakterlerle kurduğum duygusal bağdan olsa gerek, bu dediğini daha önce düşünmemiştim:) Ancak sana katılıyorum. Bu tür belgesellerde, karakterlerin kendi beyanları üzerinden ilerlediğimizde doğruluğun ve güvenilirliğin sorgulanabilir olması oldukça doğal. Bir belgesel, ne kadar gerçekliğe dayansa da, bazen anlatıcının kendi bakış açısını ve hafızasını yansıtabilir. İyi Ölüm ise her yönüyle benim için çok farklı bir deneyimdi. Tamamen gerçek ve tekrarın olmadığı bir anı, ritüeli ya da vedalaşmayı kayda aldık. Aslında buradaki ayrımı sağlayan en önemli şey, tekrarı olmayan bir anı kayda almaktır.

Filmografin ile ilgili ilginç bir şey daha var. Üç filmin de öncesinde sana bir yolculuk yaptırıyor. Mehmet’in hikâyesinin arkasından Ağrı’ya, Meryem’in hikâyesinin arkasından ise Şırnak’a gidiyorsun. İstanbul’a hayli uzak olan bu iki kentin ardından bu kez başka bir ülkeye geçiyorsun. Filmler, biraz da hem sana hem de seyirciye yaptırdığı yolculukla kendini var ediyor. Hem mesafe hem de kültür anlamında hayli uzaktaki bu hikâyeleri nasıl buldun? Ya da bu hikâyeler seni nasıl buldu?

Aslında hiçbir zaman “film çekmeliyim” diye masanın başına oturup çalışmadım. Bazı dönemlerde enerjim tamamen film yapmaya dönük oluyor ve o zamanlarda algımın daha farklı çalıştığını hissediyorum. Belki de bu yüzden hikâyeler bir şekilde karşıma çıkıyor. Meftun, bir haberden yola çıkarak yaptığım bir belgeseldi. Ağrı’da çekim yapmak, özellikle ilk denemem için oldukça zorlu bir karardı. Ancak Mehmet’in hikâyesi, abimin hikâyesiyle benzerdi ve bu bağ beni cesaretlendirdi. Meryem Ana ise annem ve ablamın hikâyesinin Şırnak’taki bir yansıması gibiydi. Fakat İyi Ölüm’de işler tamamen farklıydı. Hollanda benim için tamamen bilinmeyen bir yerdi. Ancak bu kez de hikâye, babamın hikâyesine çok benziyordu. Aslında benim için önemli olan bir hikâyenin ne kadar ilginç ya da özgün olduğu değil, onunla kişisel bağlantım. Bu bağ kurulduktan sonra büyük bir motivasyona sahip oluyorum ve coğrafya ya da mesafeler önemini yitiriyor diyebilirim.

Peki, o zaman İyi Ölüm’e odaklanalım istersen. Biraz önceki soruya da bağlayarak sormak istiyorum. Filmi, ilk kez 25. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’nde izlediğimde çok heyecanlanmıştım. Çünkü bir yerli yapım, hikâyesini buralardan değil de başka bir ülkeden seçiyor. Oysa biz genelde; buralı bir yönetmenin ülke sorunlarına ya da gurbetçi bir yönetmenin bize ve bizim hikâyelerimize oryantalist bir bakış sunmasına alıştırıldık. Fakat sen, bambaşka bir coğrafyaya ve bambaşka bir kültüre uzanıyorsun. Bir nevi belirlenen sınırları aşıp kozanın dışına çıkıyorsun. Yurtdışında film çekmek, hikâyeyi oradan seçmek, nasıl bir deneyimdi? Hiç kıyaslama yaptın mı?

Dilek Ambulans Vakfı ile karşılaştığımda yapılan şeyden gerçekten çok etkilenmiştim. Vakıf, sınırlı vakti kalan terminal dönem hastalarının son dileklerini yerine getiriyordu. Önceki iki filmim de bir karakter hikâyesiydi. Fakat karşılaştığım bu konu tam anlamıyla evrenseli yakalayabileceğim güçteydi. Ölüm, kültürden bağımsız bir gerçek; hepimizi eşitleyen, evrensel bir ortak paydadır. Bu nedenlerden bir tanesi, fakat Hollanda’ya gitmemin bir diğer önemli nedeni ise vakfı kuran Kees Veldboer ile olan iletişimim. Kendisine projeden ve yapmak istediklerimden bahsettim ve belli bir süre sonra bana onay maili gönderdi. Fakat yalnızca üç gün sonra kalp krizi nedeniyle vefat etti. Bu durum benim için büyük bir kırılma noktasıydı çünkü İyi Ölüm, Kees’in son dileği gibi bir anlam kazandı. Coğrafya olgusunu kafamdan kaldıran en önemli şey de bu oldu aslında. Çünkü artık söz verdiğim biri vardı ve artık tamamen bitirmeye odaklandım.

Net bir kıyaslama yapmadım doğruyu söylemek gerekirse. Turist olarak bile bulunmanın zorlaştırıldığı yabancı bir ülkede film yapmanın ne kadar meşakkatli bir süreç olduğunu bence birçok........

© Film Hafızası