ROMA’NIN KILICI, NİL’İN ZEKÂSI: AŞK MI, İTTİFAK MI?
Tarih, bazen iki dudağın arasından dökülen bir fısıltıyla yeniden yazılır.
M.Ö. 48 yılının tozlu ve kan kokan İskenderiye’sinde, dünyanın en güçlü generali Jul Sezar’ın ayaklarının ucuna serilen sıradan bir halı, aslında Roma’nın mağrur kılıcını, Nil’in büyüleyici zekasına teslim edecek bir pusuydu. Halının içinden çıkan genç kraliçe Kleopatra, Sezar’a sadece bir müttefik değil; imparatorluk düşlerini süsleyen bir ihtiras ve Roma’nın temellerini sarsacak bir aşk sundu. Bu, bir hükümdarın bir kraliçeye diz çöküşü değil; dünyanın en büyük iki gücünün, tarihin tozlu sayfalarına kan ve altınla kazınacak olan o kaçınılmaz birleşmesiydi.
Jul Sezar (Gaius Julius Caesar)… Roma’yı bir Cumhuriyet’ten İmparatorluğa dönüştüren mimar…
Galya’yı (bugünkü Fransa) sekiz yıl süren kanlı savaşlar sonunda fethederek Roma topraklarına katan, askerleriyle birlikte en ön safta savaşan, çamurda onlarla uyuyan ve askerlerin kendisine taptığı bir lider…
Meşhur “Veni, Vidi, Vici” (Geldim, Gördüm, Yendim) sözüyle özdeşleşen Sezar, hızı ve kararlılığıyla tanınırdı. Halkın sevgisini kazanmayı bilen bir popülistti. Borçları sildi, takvimi yeniden düzenledi (bugünkü takvimimizin temeli olan Jülian takvimi) ve kendini “Ömür Boyu Diktatör” ilan ettirdi. Ancak bu sınırsız güç, onun sonunu hazırlayan en büyük nefretin de kaynağı oldu.
Kleopatra… Nil’in zeki ve gururlu Kraliçesi…
Kleopatra VII Philopator, genellikle sadece güzelliğiyle anılsa da, aslında antik dünyanın en donanımlı ve stratejik beyinlerinden biriydi. Ptolemaios hanedanının (Mısır’ı yöneten Yunan kökenli sülale) yerel Mısır dilini konuşan tek üyesiydi. Bunun yanı sıra İbranice, Arapça ve Latince dahil dokuz dil biliyordu. Matematik, astronomi ve hitabet sanatında ustaydı. Kleopatra, Sezar ile tanıştığında babasını kaybetmiş, kardeşi tarafından tahtından sürülmüş ve çölün kıyısında ordusuyla bekleyen bir sürgündü. Mısır’ın bağımsızlığını korumak için dünyanın en güçlü adamını “ikna etmesi” gerektiğini biliyordu. O, halkı tarafından “Yaşayan İsis” (bir tanrıça) olarak görülüyordu. Sadece bir kraliçe değil, Mısır’ın kadim geleneklerini yeniden canlandırmaya çalışan, halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir vatanseverdi.
Özetle, Sezar, gücü ve düzeni temsil ederken; Kleopatra, zekayı ve sürekliliği temsil ediyordu. Biri dünyayı kılıcıyla fethetmişti, diğeri ise dünyayı aklıyla yönetmek istiyordu. İskenderiye’de karşılaştıklarında, sadece iki insan değil, iki farklı güç felsefesi bir araya gelmiş oldu.
Sezar ve Kleopatra, kendi dünyalarında “köşeye sıkışmış” iki devdi. İkilinin tanışmadan önceki dünyalarına dair derin detaylar da vardı.
Sezar, Kleopatra ile tanışmadan hemen önce hayatının en büyük askeri zaferini kazanmış ama ruhsal ve siyasi olarak en yorgun dönemindeydi. Roma hukukuna göre ordusuyla geçmemesi gereken Rubicon Nehri’ni geçerek Roma’ya savaş açmıştı. Kendi eski dostu ve damadı olan Büyük Pompey ile dünyayı ikiye bölen bir iç savaşa tutuştu. Sezar, Pompey’i Yunanistan’daki Farsalus Muharebesi’nde ağır bir yenilgiye uğrattı. Kaçan Pompey’in peşinden Mısır’a gittiğinde, aslında amacı Mısır’ı fethetmek değil, Roma’nın iç meselesini tamamen kapatmaktı.
Sezar artık Roma’da rakiplerini tek tek elemişti ancak Senato ona kuşkuyla bakıyordu. O, her ne kadar zaferlerle dolu bir general olsa da, Roma’nın o katı, aristokratik yapısı içinde kendini hep “dışlanmış bir dahi” gibi hissetti. Mısır’a ayak bastığında, karşısında karmaşa içinde bir krallık buldu.
Kleopatra ise Sezar Mısır’a vardığında, babasından kalan mirası korumaya çalışan ama her şeyini kaybetmek üzere olan genç bir kadındı. Ptolemaios Hanedanı gelenekleri gereği, kardeşi XIII. Ptolemaios ile evlenmiş ve tahtı onunla paylaşmıştı. Ancak hırslı kardeşi ve onun danışmanları, Kleopatra’yı devre dışı bırakıp onu başkent İskenderiye’den sürdüler. Sezar İskenderiye limanına demir attığında, Kleopatra Suriye sınırında kendi topladığı derme çatma bir orduyla, kardeşine karşı tahtı geri almak için bekliyordu. Durumu umutsuzdu. Ya Roma’nın desteğini alacaktı, ya da tarihin tozlu sayfalarında silinip gidecekti.
Kleopatra, kendinden önceki atalarının aksine Mısır halkına yaklaşmıştı. Mısırlıların dilini konuşuyor, onların dinine saygı duyuyor ve kendini “Nil’in kızı” olarak tanımlıyordu. O, sadece bir yönetici değil, Mısır’ın 3000 yıllık ruhunu temsil eden bir semboldü.
Sezar ve Kleopatra’nın karşılaşması bir tesadüf gibi görünse de, aslında iki imparatorluğun en temel eksikliklerini birbirlerinde tamamlama arzusuydu. Bu aşkı başlatan şey romantizmden ziyade, hayati bir “kazan-kazan” denklemiydi. İşte o dönemde her iki tarafın masaya koyduğu ve birbirine muhtaç olduğu siyasi/ekonomik zorunluluklar bu denklemin birer sağlaması gibiydi.
Sezar, Roma’nın en güçlü adamıydı ama aynı zamanda en borçlu adamlarından biriydi. Roma şehri, nüfusu milyonlara dayanan devasa bir metropoldü ve halkı doyurmak için sürekli bir tahıl akışına ihtiyaç vardı. Mısır, Nil Nehri’nin bereketi sayesinde antik dünyanın “ekmek sepeti” idi. Sezar, Mısır’ı kontrol ederse, Roma halkının midesini, dolayısıyla sadakatini de kontrol edebilirdi.
Sezar, Pompey ile yaptığı iç savaş sırasında ordusunu beslemek ve müttefiklerini yanında tutmak için devasa paralar harcamıştı. Roma hazinesi boşalmıştı. Mısır ise o dönemde dünyanın en zengin krallığıydı. Sezar’ın Kleopatra’ya değil, Kleopatra’nın kontrolündeki altın rezervlerine acil ihtiyacı vardı.
Kleopatra zeki ve zengindi ama bir ordusu yoktu ve kendi halkı/ailesi tarafından dışlanmıştı. Kleopatra’nın kardeşi XIII. Ptolemaios, ordunun desteğini arkasına almıştı. Kleopatra’nın ise bu güce karşı koyabilecek bir askeri gücü yoktu. Sezar’ın yanında olması demek, dünyanın en yenilmez ordusunun (Roma Lejyonları) kraliçenin koruması altına girmesi demekti. O dönemde Akdeniz dünyasında “Roma kimi tanırsa kral odur” kuralı geçerliydi. Kleopatra, Sezar’ın desteğini alarak sadece kardeşini devirmekle kalmayacak, aynı zamanda tüm dünyaya Mısır’ın tek ve meşru hükümdarı olduğunu tescil ettirecekti.
Bu iki isim karşılaştığında, aralarındaki çekim sadece fiziksel değildi; birbirlerinin sorunlarına sunabilecekleri çözümlerin büyüklüğüydü. Sezar, Kleopatra’da Roma’nın ekonomik kurtuluşunu; Kleopatra ise Sezar’da Mısır’ın (ve kendisinin) hayatta kalma garantisini gördü. (Kritik bir dipnot: Eğer bu ittifak kurulmasaydı, Sezar Roma’daki borçları yüzünden siyasi olarak çökebilir, Kleopatra ise tarihe “sürgünde ölen bir prenses” olarak geçebilirdi.)
Sezar’ın Mısır’a ayak basması, beklediği gibi bir diplomatik ziyaret değil, adeta bir arı kovanına çomak sokmak gibiydi. İskenderiye o dönemde sadece bir şehir değil, dünyanın en kaotik, en entelektüel ve en tehlikeli başkentiydi.
Sezar Mısır’ın iç işlerine müdahale ederken gerilimli ve ölümle burun buruna geldiği günler de yaşamıştı. Karaya çıktığında, Mısır’ın çocuk kralı XIII. Ptolemaios’un danışmanları ona bir “hediye” sundu: Sezar’ın can düşmanı, ama aynı zamanda eski dostu ve damadı olan Büyük Pompey’in kesik başı. Mısırlılar bu hamleyle Sezar’ın takdirini kazanacaklarını sanıyorlardı. Ancak Sezar, bir Roma........
