Din, Din Eğitimi, Tebliğ/Telkin ve Özgürlük
(Yazıda ortaya koyduğumuz yaklaşım, insan doğası, bilim eksenli bir tevildir.)
İslam inanç sisteminde “tebliğ” yani davet temel bir yöntem olarak esas alınmıştır. “Öyleyse ey Muhammed! Sen bütün insanlara öğüt ver…(Tur/52) “Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.” (Gaşiye/21) Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Yaratıcı, peygamberden sadece buyruklarını insanlara duyurmasını istemektedir. Ne yazık ki günümüzde din öğretiminde yöntem olarak telkin kullanılmaktadır. Telkin, bir duyguyu, bir düşünceyi birinin belleğine iradi olmadan dayatma, ona aşılama olarak tanımlanmaktadır ki, bu insan doğasına aykırı bir uygulamadır. Gelişim olarak, inanç esasları ile ilgili sorumluluk alma dönemini akil baliğ olma şartına bağlayan dinimizin, bireyin akil olma dönemine geçme şartındaki maksadın, tercihte bulunma özgürlüğü olarak görülebilir. Birey, ona tebliğ edilen inancı, kendisine verilen akıl yetisini kullanarak, kendi iradesiyle benimsemeli ki, inanç gerçekten benimsenmiş olsun. Aksi durumda, bireyi şartlandırmak, zorlamak suretiyle kabul edilen din, kişiyi ikiyüzlü (münafık) yapmaya zorlar. Bu durum, günümüzün en temel problemi olup, kendini Müslüman olarak tanımlayıp da davranışsal boyutta sürekli eleştirilen ve hatta hep münkeri çağrıştıran kesimlerin çıkmazı burada yatmaktadır. Bu noktada İslami literatürde kategorize edilen bağlantılı iki kavram olan taklit ve tahkik kavramlarına bakalım;
İmanın bir hüküm oluşu, dolayısıyla iman etmenin bir tasdik eylemi olması gerekliliği bilinen bir gerçektir. Taklit, bireyin bir inancı delillere dayanmaksızın, ana-babadan veya çevresindeki insanlardan görerek ve öğrenerek ya da çevre baskısı neticesinde gayri ihtiyari benimsemesidir. Bir nevi, kişinin İslam toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak, o kişinin İslam dinini benimsemesi bu türden bir imandır. Lakin inanılan dinin hakikaten derinliğine benimsenmesi gerekir ki, gerçekten iman olsun. Tahkiki iman ise, delillere, bilgiye, araştırmaya ve kavramaya dayalı olan iman olup, kişinin özgür iradesi ve yürekten benimsemesiyle oluşan imandır. Allah Kuran’ da “Ey iman edenler, iman edin.’ Derken, inanıldığı zannedilen dinin esaslarını derinliğine anlayıp kabul etmeyi öğütlemektedir. Asıl problem de bu noktadan sonra başlayacaktır. Dünyaya gelen bir çocuk, hangi aşama ve gelişim düzeyinde din olarak neyi öğrenmeli ve bunun metodolojisi nasıl olmalıdır?
Çocukluk Dönemi ve Özellikleri:
Gelişim psikologları, çocuktaki kişilik gelişimi için en kritik dönemin okul öncesi dönemi olduğunu vurgulamaktadırlar. Piaget, bilişsel gelişimi dört evreye ayırmıştır. Bunlar, duyusal-hareket dönemi (0–2 yaş), işlem öncesi dönem (2–7 yaş), somut işlem dönemi (7–11yaş) ve soyut işlem dönemidir (11–12 yaş ve üstü). Örneğin, işlem öncesi dönemde çocuklar parça bütün ilişkisini kavramakta güçlük çekmektedirler. Çünkü, parça ve bütünü eş zamanlı düşünememektedir. Bu dönemdeki çocukların sıralamayla ilgili çalışmalarda bütünü parçalara bölemedikleri ve belli bir kural izleyemedikleri için sıralama ilişkisini koordine edemedikleri görülmüştür. Bu dönemde çocuk, cansız varlıklara da canlılara özgü nitelikler yükler. Çocuk, psişik dünyayı fiziki dünyadan ayıramaz ve gelişme döneminin başlangıcında kendi “ben”i ve dış dünya arasında kesin sınırlar belirleyemez.
Somut İşlemler Dönemine baktığımızda özetle, bu dönem çocukları yalnızca doğrudan kişisel deneyim yaşadıkları şeyler hakkında akıl yürütebilirler. Piaget’nin bu döneme somut işlem dönemi demesinin nedeni, çocuğun mantık yeteneklerini somut nesne ve yaşantılar üzerine uygulayabilmesidir. Soyut düşünme, daha sonraki yaşlarda gerçekleşecektir. Soyut İşlem dönemine baktığımızda; İdeolojik ve ahlaki gelişimle ilgili önemli adımlar atılır. Piaget’ye göre ergenlikte beynin olgunluğu, bu işlemleri yapmaya uygun hale gelmekle birlikte, soyut işlemleri yapabilmesi, çevreden gelen taleplere bağlıdır. Yani, ergenin soyut işlemleri başarabilmesi........
