menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Filistin Meselesi Bir İman-Küfür Kavgası Mı?

13 0
previous day

Filistin’de süren işgal, modern (ve postmodern) çağların en uzun süreli, en vicdan yaralayıcı ve en trajik meselelerinden biri. Coğrafi olarak çok uzaklarda olanlar da dâhil olmak üzere dünyada neredeyse hiçbir devletin kayıtsız kalamadığı dehşetli bir zulüm, büyük bir haksızlık.

Bu müthiş trajediyi anlamaya ve ona karşı tutum almaya çalışan Müslüman toplumlar arasında çok belirgin bir eğilim var: Meseleyi bir iman-küfür mücadelesi, yani Müslümanlarla kafirler arasında ezelî bir savaşın devamı gibi görmek.

Duygusal ve tarihsel olarak anlaşılabilir olsa da, bu bakış açısının yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu yaklaşım, hem ahlaken sorunlu, hem siyasi açıdan sonuçsuz, hem de insanlık onurunu savunma mücadelesini daraltan bir yaklaşım.

Filistin meselesine, özünü dinî kimliklerin belirlediği bir kutsal savaştan ziyade bir sömürgecilik, kural tanımazlık, ırkçılık, ideolojik fanatizm ve insanlık suçu meselesi gibi bakmamız lazım. Bunu yapabilirsek belki daha somut, daha doğru, daha sonuç alıcı adımlar atabiliriz.

Bu makalede, Filistin sorununa iman-küfür penceresinden bakmanın neden yanlış, çelişkili ve etkisiz olduğunu tartışacak; aynı zamanda ahlaki tutarlılığın ve insani, vicdani, ahlaki perspektiflerin bu mücadelede neden daha güçlü bir zemin sunduğunu tarihsel ve güncel örneklerle açıklamaya çalışacağım.

Siyonizm, 19. yüzyıl sonlarında temelleri atılan milliyetçi ve sömürgeci bir ideolojidir.

Başlangıçta seküler bir hareket olan Siyonizm, Avrupa’daki antisemitizme tepki olarak ortaya çıkmış; ancak zamanla özellikle de 1967’den sonra dinî bir mahiyet kazanmıştır.

Bu anlayışı benimseyen fanatikler, Tanrı’nın kendilerine “onlara vaat ettiği toprakları” kaba kuvvet yoluyla geri almak gibi bir misyon yüklediğine inandılar ve böylece Filistinlilerin varlığını teolojik bir engel olarak görmeye başladılar.

Baskı, zorbalık, zulüm, “dînî” bir ton kazanınca, mağdur olanların da buna bir tepki olarak tepkilerini “dînî” bir perspektife oturtmaları beklenebilir ama öyle olmamıştır.

Siyonistlerin Filistin topraklarındaki işgalini sonlandırmak amacıyla kurulan Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi El-Fetih ve Filistin direnişinin simge ismi Yaser Arafat’ın ideolojisi, dinî motiflerden ziyade seküler, milliyetçi ve sosyalist unsurlara dayandırılmıştır.

El-Fetih, 1959 yılında Yaser Arafat ve sürgündeki bir grup Filistinli entelektüel aktivist tarafından Kuveyt'te kurulmuştur.

Filistinlilere kendi kaderlerini tayin hakkı için silahlı mücadele çağrısı yapan El-Fetih, Filistin’in kurtuluşunu, dinî bir mücadele olarak değil, ulusal bir kurtuluş mücadelesi olarak görmüştür.

Seküler milliyetçilik ön plandadır. Hareket, Arap milliyetçiliğinden esinlenerek, Filistinlilerin Arap devletlerine bağımlı olmadan kendi direnişlerini örgütlemesini savunmuştur. Bu seküler çerçeve, hareketin hem Müslüman hem de Hristiyan Filistinlileri kapsayan geniş bir koalisyon oluşturmasını sağlamış ve onu İslamcı akımlardan net bir şekilde ayrıştırmıştır.

El-Fetih, “sosyal demokrat” bir parti olarak tanımlanır ve sosyalist ideolojiden güçlü etkiler taşır. Hareket, Sosyalist Enternasyonal üyesidir ve Avrupa Sosyalist Partisi'nde gözlemci statüsündedir. Silahlı mücadeleleri için, sosyalist devrimci modelleri (örneğin Vietnam veya Cezayir direnişleri) örnek alırlar.

Özetle El-Fetih, Filistinlilerin sömürgecilik karşıtı mücadelesini, sınıf temelli bir kurtuluşla birleştirmeyi hedeflemiştir.

El-Fetih’in bu seküler ve anti-emperyalist çizgisi, 1960'lar ve 70'lerde (Türkiye'deki devrimci gençler de dâhil olmak üzere) dünyanın dört bir yanından sosyalistlerin Filistin kamplarına giderek destek vermesinin sebeplerindendir.

Sayıları yüzlerle ifade edilebilecek sosyalist, devrimci Türk genci emperyalizmin yuvası sayılan ABD’nin desteğiyle Orta Doğu’da terör estiren İsrail Devleti’ne karşı savaşan sosyalistlerle omuz omuza savaşmak için Filistin’e gitmiştir.

Bunlardan sekizi (Bora Gözen, Kerim Öztürk, Cafer Topçu, Ahmet Özdemir, Yücel Özbek, Ali Kiraz, Şükrü Öktü, Gürol İlban) 1973 Yom Kippur Savaşı sırasında Lübnan'daki Nahr-el Bared kampında İsrail baskınında hayatını kaybetmiştir.

Türkiye’de daha sonra isimlerini duyuracak Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı, Ertuğrul Kürkçü, Faik Bulut ve Cengiz Çandar gibi pek çok sosyalist/devrimci militan Filistin’deki kamplarda gerilla eğitimi almıştır.

Meseleye milliyetçi, sosyalist ya da seküler pencereden değil de inanç penceresinden bakan Hamas (Harekât el-Mukavemet el-İslamiyye, yani İslamî Direniş Hareketi), 1987 Aralık ayında Gazze Şeridi'nde, Birinci İntifada (Filistin İsyanı) sırasında, seküler Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve El Fetih'e alternatif olarak kurulmuştur.

Hareket, Mısır merkezli Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kolu olarak şekillenerek hem siyasi hem askerî sahada örgütlenmiştir. Askerî kanadının adı İzzeddin el-Kassam Tugaylarıdır.

Hamas'ın kökeni, 1973'te Gazze'de Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el-İslamiyye adlı hayır ve sosyal yardım kuruluşuna dayanır. Bu örgüt, başlangıçta cami inşası, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi sivil faaliyetlerle Filistin toplumunda taban oluşturmuştur. 1980'lerin ortalarında, İsrail'in baskıları ve intifada ile örgüt silahlı direnişe yönelmiştir. Hamas'ın ruhani lideri olan Şeyh Ahmet Yasin, 2004'te İsrail tarafından bir suikastla öldürülmüştür.

Hamas, Filistin direnişini dinî bir mücadele olarak tanımlarken, El-Fetih ulusal kurtuluşu ön planda tutmaya devam etmiştir. Bu ayrım, Filistin siyasetinde derin bölünmelere yol açmıştır; örneğin 2007'de Gazze'nin Hamas kontrolüne geçmesi, El-Fetih’in Batı Şeria'daki seküler yönetimini pekiştirmiştir.

Hamas’ın en büyük destekçisi; para, silah, eğitim ve roket teknolojisi sağlayan İran olmuştur. İran Hamas'ı Hizbullah ve diğer "direniş eksenli" gruplarla entegre etmeye çalışmıştır. Hamas’a giden mali yardımların diğer ana kanalı Katar olmuştur. Esad öncesi Suriye, bazı Körfez ülkeleri (gizli kanallarla) Hamas’a destek verirken Türkiye daha çok siyasi destek ve diplomatik koruma sağlamıştır. Batı'da ise bazı hayır kurumları (örneğin ABD'de kurulan Holy Land Foundation) Hamas için fon toplama aracı olarak kullanılmıştır.

Filistin direniş hareketi, seküler, sosyalist, milliyetçi nitelik taşıdığı erken dönemlerinde -tabi ki başta sosyalist ülkeler olmak üzere- dünyanın pek çok ülkesinden ilgi görmüştür. 1989’da SSCB’nin ve sosyalist bloğun yıkılmasıyla beraber, Filistin direnişinin temel söylemlerinin dinî mahiyet kazanması bu ilgiyi hızla azaltmıştır. Öte yandan Filistin meselesi, özellikle 2000’li yıllardan sonra sosyal medyanın ulaştırdığı görüntüler ve dünyada hızla yaygınlaşan kimlik politikalarının etkisiyle Müslüman halklar arasında daha önce görmediği ölçüde ilgi görmeye başlamıştır.

İslam ülkelerinde daha çok geleneksel söylemleri tekrar eden vaizlerin istikamet verdiği İslami kitlelerin, meseleyi derhâl bir iman-küfür savaşı olarak algılaması beklenmesi gereken bir sonuçtur.

Radikal/fanatik Yahudilerin, başlarında kipalarıyla sarfettikleri İslam düşmanı sözler ve Müslüman ahaliyi tahkir edip zulmettikleri görüntüler........

© Fikir Coğrafyası