menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çin’in Önünü Kesme, İsrail’in Güvenliği, Hegemonyayı Tahkim Kaygısı: ABD-İsrail-İran Savaşının Ekonomi Politiği

31 0
06.03.2026

ABD-İran nükleer müzakereleri devam ederken, müzakerelerin bir uzlaşmaya varılmadan sona erdiğine dair bir haber de yokken, 28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail beraberce İran’a saldırarak Ortadoğu’da sıcak savaş dönemini başlatmış oldular. Böylece son yıllarda ABD’nin Çin’e karşı başlattığı ticaret savaşları, Venezuela operasyonu, Grönland’a el koyma planları ve İran’a yönelik saldırı tehditleriyle tırmanan uluslararası gerilim zirve yaparak yeni bir aşamaya girdi. 

Ortam gergin, belirsizlik had safhada, sıcak çatışmalar başlamış durumda, savaş bugün 7. gününe girdi. ABD-İsrail ittifak halinde, birlikte İran’a saldırıyorlar. İran ise hem kendisine saldıranlara karşılık vermeye çalışıyor, hem de bölgedeki ABD müttefiki ülkelere karşı füze saldırıları düzenliyor. İlk günkü sürpriz saldırılarda dini liderini ve üst düzey yöneticilerinden bir kısmını kaybeden İran’da rejimin geleceği tartışılıyor, İran’dan gelebilecek kitlesel göç ihtimalinden endişe ediliyor. 

Savaşın uzaması ve bölgeye yayılma ihtimali endişeleri artırıyor. Dünya petrol arzının önemli bir kısmını sağlayan Hürmüz Boğazının kapatılması ve güvenlik sorunları nedeniyle petrol fiyatları artıyor. Bunun kaçınılmaz sonucu girdi fiyatları üzerinden üretim maliyetlerinin artması, dolayısıyla enflasyonun yükseliş trendine girmesi olacak. Dünya ekonomisini zor günler bekliyor. İktisadi terimlerle söylersek savaş ve yıkım kârlı bir şey değildir; savaşlarda ölmeye ve öldürmeye, yakmaya ve yıkmaya harcanan kaynaklar aslında kalkınmaya, sağlığa, eğitime, altyapıya, daha iyi şartlarda yaşamaya harcanabilecek kıt kaynakların heba edilmesidir, kaynak israfıdır.

Bu yazıda İran’a karşı başlatılan saldırının ve İran’a diz çöktürme girişiminin daha genel bir çerçevede ne anlama geldiği üzerinde durulmakta, ABD-İsrail-İran savaşının ekonomi politiği ele alınmaktadır.

Ortada nereden bakılırsa bakılsın çok boyutlu bir hadise, bir gerilim, bir çatışma ve savaş var: siyasi, stratejik, ekonomik ve dini-ideolojik boyutları olan bir gerilimle karşı karşıyayız. Sorunun her bir boyutu üzerinde kısa kısa durmaya, meselenin nirengi noktalarına değinmeye çalışalım.

İsrail açısından mesele öncelikle güvenlik, daha sonra dini-ideolojik boyutu da olan bir sorun. İsrail İran’ın nükleer silaha sahip olma çabalarını kendi güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak algılıyor. Malûm İsrail II. Dünya Savaşı sonrasının olağanüstü koşullarında kurulmuş, o zamandan beri askeri işgaller ve yasadışı yerleşimlerle sınırlarını genişletmeye çalışan, bütün komşularıyla sorunlar yaşayan, bölgedeki bütün ülkeleri tehdit olarak algılayan bir ülke. Kendisinde nükleer silah bulunması son derece normalken bunu İran ve başka ülkelere çok gören yaklaşımı yaman bir çelişki, ama bunun üzerinde fazla duran yok. Eğer nükleer silah insanlığın başına bela bir tehdit unsuruysa bu herkes için böyle olmalı ve sadece İran değil, bütün dünya nükleer silahlardan arındırılmalı değil mi? 

Çevresindeki petrol zengini Arap ülkeleriyle Abraham Anlaşmaları üzerinden arasını düzeltmeye çalışsa da İsrail’in İran’la ilişkileri hep gerilimli oldu, barış kendine fazla şans bulamadı. İran’ın nükleer silah dâhil askeri kapasitesini genişletmesini de Filistin ve Lübnan’da İran yanlısı örgütlerin bulunmasını da kendi varlığına yönelik doğrudan bir tehdit olarak algıladığından, İsrail ABD ile işbirliği halinde gerçekleştirilen saldırılarla İran’ın askeri gücüne darbe indirmeyi hedefliyor. 

Meselenin dini-ideolojik boyutu ise “arz-ı mev’ud” (vaat edilmiş topraklar) inanışı ile bağlantılı. Nil’den Fırat’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın kendilerine Tanrının vaadi olduğuna inanan Yahudiler, Siyonizm ideolojisiyle bu inancı harmanlayıp bölgedeki saldırganlık, çatışma ve işgal siyasetlerine dini-ideolojik bir kılıf da buluyorlar.

ABD açısından meseleye bakıldığında ise görünen manzara şu: Bir yandan siyasi ve ekonomik hegemonya arayışı, mevcut hegemonyanın devamı, tek süper güç olma, dünyanın ağababası ve jandarması pozisyonunu tahkim bağlamında yükselen Çin’in önünü kesme, potansiyel rakiplere gözdağı verme, İsrail’in güvenliğini sağlama alma ve potansiyel bir nükleer gücü devreden çıkarma gibi stratejik, siyasi ve ekonomik boyutları olan bir çatışma ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. 

Meselenin adı açıkça konmamış bir boyutu, Çin’in önünü kesmek. ABD’nin 20. Yüzyıl boyunca, özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdürdüğü siyasi ve ekonomik hegemonyanın önündeki en büyük potansiyel tehdit bugünkü koşullarda Çin. Mao öldükten sonra strateji değiştirip dünyaya........

© Fikir Coğrafyası