Anlamın Aşınması: Hakikatten Gerçekliğe Varoluşsal Arayış Halleri
Sen arayan sandın kendini,
Ama aranan da sendin
Rûmi
Bugün “hayatın anlamı” üzerine yoğunlaşan bir kayıp ya da yoksunluk edebiyatı başlı başına bir “kriz” literatürü oluşturmuş durumda. Buna ek olarak tartışma odağı giderek başka bir yöne çevriliyor ve günümüzde yaşanan şeyin bir anlam kaybından çok bir “anlam aşınması” olduğu vurgulanıyor. Görünen o ki hayata ve varlığa dair yerleşik değer, inanç ve tecrübeler yeni anlam kalıplarının bireyci, rekabetçi tarzına karşı bir tutunma sorunu yaşıyor. Başka bir deyişle “hakikat-sonrası” dünyamızda bir yandan gerçekliğin yeni formları yaygınlaşırken diğer yandan kadim varlık ve hakikat tasavvurları etkisizleşerek izafileşiyor. Büyük anlatılar, ideolojiler ve inanç sistemleri yerini küçük hikayeler, projeler ve şifacı terapik tekniklere bırakıyor. Anlamın dağılması veya çoğullaşması ise hem her türlü anlam talebini hem de her arzuya uygun gerçeklik arzını besliyor.
Gerçekte anlam arayışlarının ya da “anlamsızlık” söyleminin artışı, B. Chul Han’ın da dediği gibi, anlamın ortadan kalktığını değil, tersine “aşırı anlam üretimini” işaret ediyor. Bu dönemde artık modern öncesi çağlarda olduğu gibi hayatı ve varlığı tek bir mânâ ve mâkuliyet çatısı altında toplayan mutlak hakikat tasavvuru yok. Günümüzde bütün zaman ve mekânı kuşatan kapsayıcı bir anlam ve meşruluk sistemi yerine “her an ve her duruma” uygun sürekli değişen ve güncellenen “anlam paketleri” revaç buluyor.
Ancak yeni anlam modelleri kadim hakikat tasavvuruna özgü “varlığı ve hayatı açıklama” kudretinden yoksun görünüyor, esasen onların böyle bir iddiaları da bulunmuyor. Hakikat-sonrası çağın mânâ ve mâkuliyet düzenekleri, zaman ve mekânı bir bütün olarak kuşatamazlar. Bu kalıplar istikrarlı bir aidiyet ve bağlılık da talep etmez, zira tekil ve pragmatik özelliklerinden dolayı alabildiğine yüzeysel ve geçici formdadırlar. Aynı şekilde derinlik de içermezler çünkü sürekli değişerek güncellenmekte ve hızla tüketilmektedirler.
Geç modern zamanlarda hayatı anlamlı kılan “şey”ler ya da durumlar, hesapçı, fırsatçı ve metalaştırıcı bir “piyasa dili” içinde tanımını buluyor. Gündelik hayatın paradigması olan neo-liberal sistemde süreklilik, kalıcılık ve derinlik gibi niteliklerin değeri de yeri de yoktur. Hayatı çeviren ve eylemleri belirleyen yeni anlam aparatları, kullanım süresi dolduğunda işlevini yitiren ve miadı dolan akışkan programlar hâline geliyor.
Öte yandan geç-modern Türkiye’de kültür ve gündelik hayat ta kendi tarihselliği içinde şekillenmekle birlikte giderek post-truth çağın anlam krizine dahil oluyor. Küresel sisteme uyum sürecinde kentsel mekân ve gündelik hayat ilişkileri de yeni ekonomik ve finansal sistemin teknolojik araçlarıyla kapitalist tüketim kültürüne evriliyor. Bu mecrada yapısal temelleri ve zihni kodları zayıflayan “Anadolu mayası” ise sosyo-kültürel tedavülden kalkıyor. Başka bir deyişle hayatın anlamına dair tarih ve kimlik ekseninde tevarüs edilen kolektif referanslar; günlük hayat ilişkilerini tayin eden ve makulleştiren tüm değer, davranış ve ritüel kaynakları bir aşınma ve unutmaya maruz kalıyor. Böyle bir durumda kimlik ve kişilik hiçbir zaman kendi temelleri üzerinde istikrar bulup hakikate müstenit kararlı ve bilinçli bir irade kuşanamıyor. Bugün sosyal dünyada karşımıza çıkan kişilik, muayyen bir ferdiyet değil aksine herhangi bir kültürel temeli olmayan ilkesiz, kuralsız, fırsatçı ve çıkarcı bir bireydir. Bu coğrafyada “birey olmak” daha çok aidiyetin kolektif ruhundan ve kadim referanslardan kopmayı anlatıyor.
Mukallit modernleşme tecrübesi kültürel değerler ve ilişkiler bakımından sarsıcı ve yıkıcı sonuçlar üreten........
