Hatırlamanın Çaresizliğindeki İnsan
İnsanlara nasıl hatırlayacaklarını öğretiyoruzama nasıl gelişeceklerini hiç öğretmiyoruz.
İnsanın, doğduğu andan itibaren öğrenmeye başlayan bir varlık olduğunu düşünsek de yaratılışı itibariyle bir donanıma sahip olduğu gerçeğini her zaman akılda tutmalıyız. İyiyi ve kötüyü ayırt etmeye yönelik sezgiler, anlam arayışı, merhamet, korku, aidiyet ve hakikat duygusu... Bunların kaynağını ister biyolojik mirasla ister fıtratla ister ruhun yaratılışındaki ilahi yazılımla açıklayalım; değişmeyen gerçek şudur: İnsan, üzerine hiçbir şey yazılmamış boş bir levha değildir. Hayata, kendisine verilmiş bir "ana yazılım" ile başlar.
Bu itibarla her doğum yeni bir başlangıçtan daha fazlasını ifade eder. Hayata gözlerini açan her birey yolun yarısını çoktan geçmiştir bile. Bedenin ruhla birleşmesiyle yaşamın ikinci evresi başlamıştır.
Doğumla birlikte aile, çevre, dil, din, coğrafya, eğitim ve kültür bu ana yazılımın üzerine yeni katmanlar inşa etmeye başlar. Çocuk, yalnızca konuşmayı öğrenmez; neye sevineceğini, neden korkacağını, kimi kahraman kabul edeceğini, hangi olayları kutsal sayacağını ve hangi acıları unutmayacağını da öğrenir. Beyin geliştikçe sinir ağları güçlenir; deneyimler yeni bağlantılar oluşturur. Aynı zamanda insanın ruh dünyası da anlam üretmeye devam eder. Böylece insanın davranışlarını şekillendiren süreç, yalnızca biyolojik değil; psikolojik, kültürel ve manevi bir bütün hâline gelir.
Bu noktada beyin ile ruh arasında dikkat çekici bir ilişki ortaya çıkar. Beyin, çevreden gelen bilgileri işler, sınıflandırır ve davranışa dönüştürür. Ruh ise bu bilgilerin anlam dünyasında nasıl karşılık bulacağını belirleyen daha derin bir yönelim taşır. İnsan iradesi, belki de tam bu iki alanın kesiştiği yerde oluşur. Kimi zaman bu iki yapı uyum içinde çalışır; kimi zaman ise insanın içinde sessiz bir gerilim yaşanır. Akıl başka bir yöne çağırırken vicdan başka bir ses yükseltir; alışkanlıklarla hakikat, arzularla değerler aynı zihinde karşı karşıya gelir. İnsanın iç mücadelesi biraz da bu yüzden hiçbir zaman sona ermez.
Bu süreç yalnızca bireysel değildir. İnsan, kendisine ait olmayan büyük bir hafızanın içine doğar. Bu hafıza, tek tek insanların hatıralarının toplamı değildir; nesiller boyunca biriken ortak tecrübelerin, inançların, sembollerin ve anlamların oluşturduğu toplumsal bellektir. Dil, din, tarih, hukuk, gelenek, sanat ve ortak acılar bu belleğin taşıyıcılarıdır. Her toplum, üyelerine yalnızca yaşamayı değil, geçmişi nasıl anlamlandıracaklarını da öğretir.
Maurice Halbwachs'ın dikkat........
