menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump çılgınlığı değil, restorasyon peşindeki emperyalizm

29 0
08.03.2026

İran’a yönelik saldırının temelinde yatan gerekçelerden biri, ABD’nin yüzlerce alanda teknolojik üstünlüğünü yitirmesi ve bundan doğan koşullara cevap verme ihtiyacı. Sanayi üretimi olmaksızın sadece finans sektörüyle ABD ekonomisinin yürütülemeyeceği çok önceden görülmüştü. Buna bilim ve teknolojinin yüzlerce alanında geride kalışın eklenişi, savaş sanayisinde ve önünde sonunda uluslararası rekabette geçilmeyi beraberinde getireceğini gösterdi. ABD emperyalizmi bu durumu tersine döndürmek için küresel hakimiyetini savaşla ayakta tutmayı hedefliyor. Bu doğrultuda bir restorasyon planını yürütüyor.

Yaşanan gelişmeler, aynı zamanda ABD içindeki güç mücadelesinin kızıştığını da gösteriyor. Son yıllarda yükselişe geçen teknoloji dallarında servetine servet katan ‘yeni seçkinler’in kaynaklar ve hükümet yetkileri üzerinde artan kontrolü artık saklanamaz hale gelmiş durumda. Cumhuriyetçi Parti içinden Trump’un olağan siyaset kanallarını pas geçişine karşı yükselen sesler bu eğilimin göstergelerinden yalnızca biri. Ekonomik ve jeopolitik rakiplerle başa çıkmak ve doğal kaynak yağmasını zirveye çıkarmak için hayata geçirilen güncel saldırgan tutum, ABD siyaseti içindeki mutabakat döneminin de sona erdiğini gösteriyor.

ABD ordusunun haydutlaştırılıp, başta finans sektörü olmak üzere ekonomisinin yamyamlaştırılmasını sadece Trump’ın kişilik özellikleriyle açıklamak mümkün değil. Burjuva siyasetinin normlarını takmayışı, hiç bitmeyen yalan ve çelişkileri, diplomasiyi ticaret mantığıyla yönetme arzusu onu daha görünür ve tartışılır kılmış durumda. Ancak, ABD emperyalizminin güncel adımlarının sunduğu toplu fotoğraf yaşanmakta olanın sadece Trump’ın siyaset tarzıyla açıklanamayacak yanlarını da gösteriyor. Tıpkı Irak’ın 2003’teki işgalinde olduğu gibi “nükleer silah tehlikesi” ve “terörist saldırı olasılığı” gibi resmi yalanların gündemde oluşu, emperyalist saldırganlığın temel yaklaşımlarındaki sürekliliği kanıtlıyor.

Trump’ın trajikomik çelişkileri gündemi kaplamış olsa da emperyalist haydutluk bir kez daha uygar dünya değerlerinin ve demokrasinin korunması söylemi üzerinde yükseliyor. Kökü derinlere inen emperyalist çarpıtmalar, emperyalist devlet geleneklerinden, onların arşivlerinden, müzelerinden ve görevi gerçeği örtmek olan araştırma kurumlarından güç almaya devam ediyor. Kitleler, TV ekranlarından oturma odalarına dolan kıyım manzaralarına, bu saldırıların Batı uygarlığını, demokrasiyi ve en önemlisi de kendi can güvenliğini korumak adına yapıldığı yalanıyla razı ediliyor.

Ancak, emperyalist aklın ve yerel iş birlikçilerinin ikiyüzlülüğü ne kişisel ne de etik bir meseledir. Emperyalist saldırganlık sistematik ve kapsamlı bir biçimde söylenen yalanlarla gerekçelendirilir. Bu nedenle emperyalizmin yüzyıllara dayanan bir tecrübe üzerinden ve incelikli bir biçimde üretilmiş abartma, zayıf gösterme ve aldatma taktiklerine karşı uyanık olmak antiemperyalist mücadelenin en önemli boyutlarından biridir.

Geçtiğimiz ay İran İslam Cumhuriyeti’nde çarşılarda faaliyet gösteren tüccar kesiminin grevleriyle başlayan bir isyan yaşandı. Yaşananlar İran işçi sınıfı ve nüfusun geniş kesimleri arasında yolsuzluk ve baskıcı yönetime yönelik hoşnutsuzluğun boyutlarını göstermiş oldu. Bu süreçte İran rejimi eliyle yaşatılan dijital karartma ortamında, resmi makamlarca açıklanan sayının çok üzerinde kişinin katledildiği ortaya çıktı.

Bu kırımdan çok kısa bir süre sonra başlatılan ABD/İsrail saldırganlığı karşısında gösterilen sol tepkiler, Gazze’de Filistin halkına uygulanan katliam sırasında yükselen sol itirazın düzeyine ulaşmadı.

İran İslam Cumhuriyeti yönetimi, inanç ve yaşam biçimindeki farklılıkları, gelir ve servet eşitsizliğinden kaynaklanan hoşnutsuzluğu din üzerine inşa ettiği otokratik yöntemlerle bastırıyor. Yolsuzluk ve ayrımcılık pratikleri üzerinden şekillenen sistemde insan hakkı ihlalleri ve işkence sıradanlaşmış durumda.

Mazlum İran halkı ve işçi sınıfının özgür geleceği önüne konulan çağ dışı engeller elbette kabul edilemez. Ancak İran rejimine yönelik tepki ve eleştiriler, kendi sermaye kesimlerinin çıkarları için kan döken ABD/İsrail saldırganlığı karşısında sessiz kalınmasını haklı kılmaz. Hele ki emperyalist saldırganlıktan demokrasi uman oryantalist savruluşlar asla kabul edilemez. Yerimiz ABD/İsrail koalisyonunun tam karşısıdır.

Sermaye küresel çaptaki örgütlülük düzeyini genişletirken işçiler örgütlenemiyor, halkların hakları layığınca savunulamıyor. ABD liderliğindeki emperyalist güçlerin sakınmadan kan döktüğü bir dönemde, bu dengesizlik daha da katlanılmaz hale geliyor.

Antiemperyalizm, emperyalist saldırganlığın askeri eylemlerine muhalefet etmekle sınırlı kalamaz. Emekçilerin dünyanın dört bir yanında eşine az rastlanır düzeyde saldırı altında olduğu koşullarda, sadece atılan füze, batırılan gemi sayıları değil, adaletsiz ticaret koşulları, borç köleliği, sömürücü fikri mülkiyet uygulamaları ve dinmeyen ekonomik yaptırımlar da gündemde tutulmalıdır. Antiemperyalist mücadelenin köken ve gerekçeleri, şimdiki zamana ait olarak anlatılmalıdır. Emperyalizme direnenlerin silah stokları tükenebilecek olsa da ahlaki üstünlüğün ideolojik cephanesi gözümüz gibi korunmalıdır.


© Evrensel