Sendikacının ‘adresi ayakkabıları olmalı
Haftalardır Doruk Maden işçilerine yaşatılanları izliyoruz. Görmek isteyen için ortada çıplak bir gerçek var: İşçiler önce bulundukları yerde direndi, seslerini duyurmak için çırpındı. Ama ne iktidar gördü onları ne de iktidar medyası...
Sonra 30 günde Ankara’ya yürüdüler… Hani her başı derde girenin, “çare” diye sarıldığı Ankara… Ama geldiklerinde buldukları şey çözüm değil; polisin duvarı oldu.
Otobüslerle kurulan öyle bir kuşatma var ki içeridekiler dışarıyı, dışarıdakiler içeriyi göremiyor. Sadece fiziki değil, simgesel de bir kopuş aslında bu; İşçiyle toplumun arasına çekilen kalın bir perde...
Aynı manzara Maraş’taki okul saldırısının ardından öğretmenlerin eyleminde de vardı. Milli Eğitim Bakanlığı önünde Eğitim Sen’liler, Ziya Gökalp Caddesi’nde Eğitim-İş’liler… Hepsi aynı yöntemle çevrildi. Yıkılamayan barikatlar, geçilemeyen duvarlar örüldü önlerine… Dışarı çıkamasınlar, ama dışarıdan da görülmesinler istendi…
Aslında bu da gösterdi ki, çözüm Ankara’ya gelip, bir yerde oturmak, eylem yapmak, ses çıkarmak değilmiş. Kazanımın ülkenin her yanını mücadele alanına çevirmekten geçtiğini de gösteriyor bu…
Yaklaşan 1 Mayıs bu açıdan da çok önemli. Bu 1 Mayıs’ta her şehir, her alan, her fabrika, her atölye 1 Mayıs alanı olursa ancak seslerini duyurabilir işçi ve emekçiler, ancak o zaman bir kazanım elde edebilirler.
Ankara soğuktu. Hem de iliklere işleyen bir soğuk… Maden işçileri o soğukta, altlarında bir karton bile olmadan sabahladı. Sonra sabahın köründe gelen gözaltı…
Geçmişte Ankara eylemlerinde “Gemileri yaktık geri dönüş yok” sloganı atılırdı en çok. Maden işçileri de sendika yöneticileri de “Bütün polisleri getirseniz de buradayız, yılmayacağız, pes etmeyeceğiz, hakkımızı alacağız” diye seslendiler. Pes etmiyorlar da…
Bir yanda böyle “pes etmeyeceğiz” diyen işçiler, diğer yanda onları sürükleyen bir güç… Her hak arayanın karşısına çıkarılan polisi, jandarması, emniyeti öylesine de acımasız… “Açım ben açım” diye bağıran işçinin kollarından tutmuş ikişer polis, bir başkası boynundan… Aç kalmış, üşümüş işçileri tartaklıyor, vuruyor, döndüre döndüre sürükleyip alıyor gözaltına…
Madenciler tartaklanıyor, yerlerde sürükleniyor. Aynı anda polis aracından bir anons yükseliyor: “Yaptığınız eylem kanunsuzdur.”
Bu anons çok şeyi açığa çıkarıyor aslında… İşçiler de bunu görüyor, yaşıyor… Düne kadar polisi haklı görebilen işçi, bugün görüyor ki, bu düzen, hak arayanın değil, güçlü olanın, patronların yanında duruyor hep.
Bir işçinin sözleri de durumu özetliyor: “Bu ülkede adalet zengine çalışıyor, fakire değil!”
Bir başka işçi daha açık söylüyor:
“Kendi oyumuzla kendi kafamıza sıkmışız.”
Ve başka bir madenci belki de en yalın gerçeği dile getiriyor:
“Zam istemiyoruz. Promosyon istemiyoruz. Alın terimizi istiyoruz. Biz karanlıkta kalıyoruz, dünyaya ışık veriyoruz. Ama şimdi bize ışık olan yok...”
Bu yaşananlar sadece bugünün meselesi de değil elbette.
Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu’nun Nisan ayı başında tutuklanma gerekçelerinden birinin “sık sık farklı illerde bulunması” olması boşuna değil. Ve soruşturma dosyasına konulmuş bu gerekçe, “sendikal çalışmaları kapsamında sık sık farklı illerde bulunuyor” denilmesi…
Oysa bir sendikacı için bu, suç değil; işinin gereğidir, tam da yapması gerekendir.
Tıpkı BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanmasına neden olan faaliyeti gibi…
Tam burada akla bir isim geliyor: Mary Harris Jones. Ya da işçilerin dediği gibi “Jones Ana.” Mary Harris Jones’in öz yaşamını anlattığı, “Adresim Ayakkabılarım” adlı kitabı…
Kor Yayınlarından çıktı bu kitap, Müslime Karabatak’ın çevirisiyle…
1880’lerin Amerika’sında işçilerin “Jones Ana”sı da vardı mücadelenin içinde. İşte bu kitapta özellikle maden işçilerinin o örgütlenmesi ve mücadelesini anlatıyor Jones Ana ve diyor ki: “Adresim ayakkabılarım gibidir, benimle gezer, durur. Nerede yanlışa karşı bir kavga varsa orada yaşıyorum.”
1 Mayıs’ın doğuşuna neden olan Haymarket trajedisine de tanıklık eden Jones Ana, işçilerin 8 saatlik işgünü mücadelesini anlatırken patronların bu talebi savunanları nasıl hedef gösterdiğini şöyle ifade ediyor: “Devletin temelleri anarşist fareler tarafından kemiriliyordu. Sinirler gerilmişti. Şehir iki kızgın kampa bölünmüştü. Bir tarafta işçiler vardı: Aç, üşümüş, işsiz; haydutlara ve polis coplarına karşı çıplak elleriyle direniyorlardı. Diğer tarafta ise gazeteler, polis ve devletin bütün gücü tarafından desteklenen, açlık ve üşüme nedir bilmeyen patronlar.”
Bugün Türkiye’de tablo bundan ne kadar farklı?
Hâlâ 8 saatlik işgünü bir istisna, 14-16 saat çalışan, emeğinin karşılığını alamayan milyonlar var.
İşte bu yüzden 1 Mayıs çok önemli ve sadece bir tarih değil, bir hatırlatma aynı zamanda. “Mücadele birleşerek, dayanışarak, birlikte kazanılır” hatırlatması...
Maden işçisinden tekstil işçisine, metal işçisinden gıda işçisine, liman işçisine hep birlikte alanlarda, meydanlarda, fabrikalarda, atölyelerde ayağa kalkmanın zamanının hatırlatması… Ve belki de en önemlisi; sınıftan yana olan sendikacılar başta, herkes için 1880’li yıllarda Jones Ana’nın dediği gibi “adresim ayakkabılarım” deme zamanının hatırlatması…
Yani nerede direniş varsa, orada olma, ‘adresim orası’ deme zamanı…
O halde haydi 1 Mayıs’a, haydi her yerde alanlara…
