‘Çocuklar ölürken neredeydiniz’
“Çocuklar, kadınlar, insanlar ölürken neredeydiniz?”
Bu soru, son yıllarda Türkiye’de yaşanan her büyük felaketin ardından tekrar tekrar sorulan bir hesaplaşma cümlesine dönüştü. Yalnızca bir öfke ifadesi değil; aynı zamanda siyasal, toplumsal ve kurumsal bir çöküşün özeti. Kadın cinayetlerinden okul saldırılarına, iş cinayetlerine kadar uzanan geniş bir tabloda, sorunun muhatabı da her geçen gün daha netleşiyor.
Son olarak Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırılar, bu tür olayların yalnızca bireysel suçlar olarak ele alınamayacağını herkese gösterdi. Gazetemiz yazarı Ceren Sözeri’nin şu sözlerine dikkat çekmek istiyorum:
“Çocuğun davranışlarından sadece ebeveyni sorumlu tutmak liberal bir tutum. Çocuk toplumundur, esas soru ‘ebeveynin yetemediği yerde yetecek kimse niye yoktu?’ ‘Aile Yılı’, Selçuk’ta yanan çocuklara da derman olamadı, bunlara da. Resmi belgelerde damga olarak kaldı sadece.”
Gerçekten de “Aile Yılı” ilan edilen bir dönemde, en çok çocukların, en çok kadınların yaşamını yitirmesi; açıklanan politikaların, verilen sözlerin nasıl karşılıksız kaldığını bir kez daha gösteriyor. Söylem ile gerçeklik arasındaki uçurum her geçen gün biraz daha derinleşiyor.
Çocukların maruz kaldığı yapısal şiddetin en somut örneklerinden biri ise artan çocuk işçiliği. Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) adı altında sürdürülen sistemde, çocuklar eğitimden koparılıyor, sermaye için ucuz ve güvencesiz iş gücüne dönüştürülüyor. Küçücük bedenler makinelerin arasında sıkışırken, yaşanan ölümler çoğu zaman “kaza” olarak kayda geçiyor. Oysa ortada açık bir sorumluluk zinciri var. Ancak ne en alttan ne de en üstten bir sorumluluk alma, bir istifa, bir özür geliyor. Ucuz iş gücüne duyulan ihtiyaç, çocuk emeğinin sistematik biçimde yaygınlaştırılmasına yol açarken; bu durum çocukların eğitim hakkını ellerinden alıyor, ağır çalışma koşullarına mahkûm ediyor ve en temel hakları olan yaşam hakkını ihlal ediyor.
Bütün bunlar, giderek derinleşen toplumsal çürümenin farklı yüzleri. Bu çürümenin bir başka boyutu ise şiddetin gündelik hayatın olağan bir parçası haline gelmesi…
Sokakta artan silahlı olaylar…
Uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması…
Gençlerin suç örgütlerine daha kolay dahil olması…
Ve bu tablonun giderek sıradanlaşması…
Kahramanmaraş’taki saldırının ardından Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde toplanan eğitim emekçileri “yaşam nöbeti” başlattı. Geceyi de nöbet alanında geçiren öğretmenler, hem kendi yaşam haklarını hem de öğrencilerinin hayatını savunuyor: “Artık yeter! Güvenli okul, sağlıklı eğitim ortamı istiyoruz.”
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in istifası talep ediliyor. Ama bu talebin karşılık bulmayacağına dair yaygın bir inanç da var.
Önceki gün öğretmenlerin nöbet alanından ayrıldıktan sonra, bir durakta otobüs beklerken 15-16 yaşlarındaki gençlerin konuşmasına kulak misafiri oldum. Biri diğerine arkadaşlarını soruyordu:
“Uyuşturucu ticaretinden gözaltına alınmıştı, şimdi adli kontrolle serbest.”
“Cezaevinde… Kolay çıkamaz. Çetenin talimatıyla birini öldürmüş.”
15-16 yaşındaki çocukların uyuşturucu ticareti ya da silahlı suçlarla anılması yalnızca bireysel tercihlerle açıklanabilir mi? Yoksa bu tablo; derinleşen gelir eşitsizliğinin, eğitim sistemindeki yetersizliklerin, sosyal devlet mekanizmalarının zayıflamasının ve en önemlisi giderek yerleşen cezasızlık politikalarının bir sonucu mu?
Sokak çeteleri, şiddeti normalleştiren dizi ve içerikler, denetimsizlik… Bütün bunların ortasında büyüyen bir kuşak…
CHP’li Suat Özçağdaş’ın paylaştığı veriler de bu tabloyu somutlaştırıyor:
“Eylül 2023’ten bu yana okullarda tespit edebildiğimiz 44 saldırı oldu. 3 yıldır her yerde dile getirdim. Meclis’te yasa teklifi verdik, kabul etmediler. Araştırma önergesi verdik, kabul etmediler. Soru önergesi verdik, cevap vermediler!
Karaman’da 35 çocuğa tecavüz edilen, soruşturmada yalan beyanda bulunan kişi bugün Şanlıurfa İl Milli Eğitim Müdürü. Şimdi çıkıp sorumlulardan hesap soracağız diyorsunuz!
Tüm bu düzenin sorumlusu AKP iktidarıdır!”
Bugün gelinen noktada “cezasızlık” neredeyse bir yönetim pratiğine dönüşmüş, “Nasıl olsa bana bir şey olmaz” anlayışı, toplumsal dokunun içine işlemiş durumda.
Ama bu cezasızlık herkese işlemiyor.
Gazeteciler, sendikacılar, seçilmiş yerel yöneticiler…
Onlar için suç üretmek zor değil. Cezaevleri bu isimlerle dolarken, gerçek suçluların çoğu zaman dışarıda kalması, adalet duygusunu derinden sarsıyor.
Geçen hafta sonu, 29’uncusu düzenlenen Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri, polisler tarafından öldürülen gazeteci Metin Göktepe’nin doğum gününde sahiplerini buldu.
Meslektaşım Özlem Akarsu Çelik 24 Saat Gazetesi’nde çok etkileyici bir yazı yazdı.
Hrant Dink, Metin Göktepe ve Hakan Tosun’u kastederek ve bu mesleğin nasıl bir bedelle yapıldığını bir kez daha hatırlarak: “Öldürülen bir gazeteci adına verilen ödül, öldürülen bir başka gazeteci hakkında yapılan habere, öldürülen bir gazetecinin gazetesinde verildi… 29’uncu Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri’nden bahsediyorum… 28 yaşında öldürülen ve yaşasa 10 Nisan’da 58 yaşına girecek olan meslektaşımız Metin Göktepe’nin doğum gününde dağıtıldı ödüller yine…”
Ve o yazıda bir çağrı vardı:
“Öldürülen, tutuklanan, zorlu çalışma koşulları nedeniyle erken yaşta hayata veda eden, genç yaşında açlık sınırında aylık ücretlere mahkûm edilen, işsiz bırakılan, doğum izninde işten atılan, hem siyasi iktidarın hem patronun baskısına direnen tüm gazeteciler için haydi 1 Mayıs’ta alanlara…”
Bu çağrı yalnızca gazetecilere değil. Çocuklar ölürken, gençler suça sürüklenirken, şiddet hayatın parçası haline gelirken susmayan herkese. “Çocuklar ölürken neredeydiniz” diyebilenlere…
