Çiçek Baba’nın son çobanı
“Kaymakam bey burasını dozer gönderip düzlettirecekmiş. Bu yıl ki törenler öncesi bu işin bitirileceği söyleniyor. Bak kardeşim; benim ömrüm bu dağlarda geçti. Çiçek Baba’nın son çobanlarından biriyim. Benim atam, dedem de bu dağlarda keçi çobanlığı yaptı. Benim bir tane kızım var, üniversite okuyor, o da şimdi burada. Bu keçilerin arkasında, bu kayaların gölgesinde. Bu düzlükteki, bu dağın, taşın, kayanın, su pınarlarının, ağacın altındaki her otu da, o otun kıymetini de en iyi biz biliriz. Çünkü biz bu dağ ile bütünleşmişiz artık, Öyle ki onun bir yerine bir zeval gelse önce bizim canımız acıyor. O derece yani! Gel şuraya bir bak ve vicdanına danışıp söyle; böyle mi güzel böyle mi?”
Daha on dakika önce, Çiçek Baba (Sandras) Dağı’nın zirvesindeki ağılının önünde tanıştığımız Hüseyin Çoban koluma girdi, beni düzlüğün orta yerine doğru götürdü. Yaklaşık 2 saatlik kayaların, derelerin, çıplak dağın yamacından yaptığımız yürüyüşün yorgunluğunu atamadan, iki dakika soluklanmadan Hüseyin Çoban’ın adeta soluksuz anlattığı dertlerini dinlemek durumunda kalmıştık.
O gün öğleye doğru, bulunduğumuz yere dört kilometre uzaklıkta bulunan Kartal Gölü’nün çukurundaki kampımızdan, gölü çepeçevre kuşatan yüksek kayalıklara tırmanmış, geçen sene doğa yürüyüşçülerinin kayalara bıraktığı kırmızı-beyaz çizgileri takip ederek, her adımda yuvarlanacakmış gibi görünen taşların sağlamlığını yoklaya yoklaya düz tepeye çıkmıştık. İri taşlar, bir iki kırçıl ot ve yakıcı güneşin dışında kadim rüzgarların hiç durmadan estiği bu düzlükten Sandras Dağı’nın güneyindeki zirveye doğru yürümüştük. Binlerce yılın tozunun, güneşinin, rüzgarı ve karının sararttığı, kararttığı, yakıp, kavurup kırmızı renge boyadığı taşlar, bir traktör iriliğindeki kayalar arasında, bazen önümüze çıkan kuru derelerin yamacını dolanarak adımlamıştık yolu. Bazen etrafını yemyeşil bir halı gibi çimen ve çiçeklerle şenlendiren bir pınarın kenarında soluklanmış, dağın belinden kaynayan pınarın buz gibi suları ile bu ağaçsız, gölgesiz tepelerde serinlemeye çalışmıştık. Ara sıra düşe kalka, bazen kendimizin de şaşırdığı bir atiklik ile keçi gibi kayadan kayaya sekerek yaptığımız yolculuk, bizim gibi bu coğrafyanın, taşların, dağın ve rüzgarların yabancısı kişiler için epey yorucu olmuştu haliyle.
Kuruyup kalmış, kabuğundan, yaprağından soyunarak çırçıplak boz gövdesi ile yüzlerce yıldır “Ben buradayım” diyen, belki de 1000 yaşındaki anıt karaçam ağaçlarının yakınından geçtik. Karaçamlar bizim bulunduğumuz yüksekliğin bir mavzer atımı aşağısındaydılar. Doğa sanki görünmez bir çizgi çekerek ağaçların, çiçeklerin, çalıların, kekiklerin ve türlü türlü bitkilerin dağın daha yükseklerinde bitmesini yasaklamıştı. Sadece kırçıl, kuru, renksiz otlar bu yasağı delebilmiş, sıcaktan kavrulan taşların arasından tek tük boyunlarını uzatma cesareti göstermişlerdi. Çoban yastıkları, çakır dikenler, değdiği yerinizi dalayan çalılıklar, maki toplulukları........
