menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Top Türkiye’deydi ama oyun Avustralya’daydı

45 0
14.06.2026

Avustralya bu maçı karmaşık bir futbol fikriyle kazanmadı. Tam tersine, sadeliğin gücüyle kazandı. Bu, turnuva futbolunun temel derslerinden biridir. Daha yetenekli takım olmak yetmez. Daha doğru karar veren, zaafını ve gücünü bilen, maçın ruhuna uygun davranan takım avantaj kazanır. Avustralya, Türkiye’ye karşı tam olarak bunu yaptı.

Türkiye ise maçın içinde rakibin ne istediğini gördüğü hâlde kendi oyununu yeterince değiştiremedi.

Türkiye’nin Dünya Kupası’na dönüş gecesi, skor tabelasında yazan mağlubiyetten daha ağır bir his bıraktı. Çünkü bu yenilgiyi sıradan bir ilk maç kazası gibi anlatmak kolay değil. Top maç boyunca Türkiye’de kaldı, oyun uzun süre Avustralya yarı sahasında geçti, şut sayısı kâğıt üzerinde etkileyici göründü. Fakat maçın sonunda şu soruyla baş başa kalındı: Bu kadar çok topa sahip olan bir takım, rakibine nasıl bu kadar az korku hissettirebilir?

Futbolun en tehlikeli yanılgılarından biri burada başlar. Top sizdeyken oyunun da sizde olduğunu düşünürsünüz. Oysa topa sahip olmak, rakibin dengesini bozmadığınız sürece bir üstünlük değil, oyunun dekoru hâline gelir. Türkiye’nin Avustralya karşısındaki âali de buydu. Pas yaptı, döndü, bekledi, tekrar döndü, tekrar bekledi. Ceza sahasına yaklaştıkça fikir azaldı. Rakip savunma bloku geriye yaslandı, alanları kapattı, merkezde kalabalıklaştı ve Türkiye’nin ne yapacağını büyük ölçüde tahmin ederek oynadı.

Bu yüzden maçın en çarpıcı tarafı Avustralya’nın Türkiye’yi durdurması değildi; Türkiye’nin kendi hücumunu kendi elleriyle daraltmasıydı.

Yanlış yere yapılan ortalar

Avustralya’nın savunma profili belliydi. Fizikli, uzun, temas oyunundan kaçmayan, ceza sahasına gelen yüksek topları severek karşılayan bir stoper hattı vardı. Böyle bir savunmaya karşı Kerem Aktürkoğlu’nu merkezde kullanıyorsanız, oyunun mantığını ona göre kurmanız gerekir. Kerem’in en güçlü tarafı, sanıyorum Montella’nın da kabul edeceği gibi, iki kule stoperin arasında yüksek top kovalamak değil. Onun koşusu, çabukluğu, savunma arkasına sızma sezgisi, yerden ve hızla oynanan toplarda değer kazanır.

Türkiye ise uzun süre bu gerçeğin tersine oynadı. Kenarlara indiği anlarda bile topu çoğu kez Avustralya’nın en rahat savunacağı bölgeye gönderdi. Ceza sahasına yükselen her orta, rakibin kendini daha güvende hissetmesine yol açtı. Bir süre sonra bu ortalar hücum girişimi olmaktan çıkıp Avustralya savunmasının ritim bulduğu tekrarlar hâline geldi.

Barış Alper’in enerjisi değerliydi, fizik gücü yine önemliydi; fakat onun çizgideki varlığı da doğru kullanılmadı. Eğer hedef ceza sahasına yüksek top taşımaksa, içeride bu planı tamamlayacak başka bir yapı gerekir. Eğer hedef Kerem’le oynamaksa, çizgiden yerden kesilen toplar, savunmanın yüzünü kendi kalesine döndürecek koşular ve ikinci dalga destekleri gerekir. Türkiye bu iki oyunun arasında kaldı. Ne gerçek bir pivot düzeni kurdu ne de küçük, hızlı ve yerden hücumların gerektirdiği temizliği sağlayabildi.

Ritimsiz pas, sabırsız şut

Türkiye’nin pas trafiği ilk bakışta sabırlı görünüyordu. Fakat dakikalar ilerledikçe bu sabır, rakibi yormayan bir bekleyişe dönüştü. Pasların mesafesi kısaldıkça Avustralya’nın savunma bloğu da rahatladı. Top bir oyuncudan diğerine geçti, fakat rakip savunmanın yerleşimini bozan kuvvetli yön değişimleri, hat kıran cesur paslar, merkeze girip çıkan koşular yeterince görülmedi.

Hakan Çalhanoğlu, İsmail Yüksek, Orkun Kökçü ve Arda Güler gibi dört orta saha oyuncusu aynı anda sahadayken........

© Evrensel