Dünya yanarken futbol ne işe yarar?
ABD ve İsrail’in geçtiğimiz cumartesi İran’a saldırmasının ardından, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun üç ay önce Donald Trump’a takdim ettiği “FIFA Barış Ödülü” sizin de aklınıza geldi mi? Ya da Lionel Messi önderliğinde Inter Miami takımının dün Oval Ofis’te Trump’a yaptığı ziyareti gördünüz mü?
İnsan sormadan edemiyor: Bu kurumlar ya da artık kurumların da önüne geçmiş büyük futbol markaları, gerçekten dünyayı yatıştırmaya mı çalışıyor, yoksa büyük bir çatışmanın içinden “iyi görünmenin” yolunu mu arıyor? Çünkü sahnenin bir tarafında bombalar, yaptırımlar, sınırlar ve güvenlik rejimleri var; diğer tarafında ise parlak törenler, umut temalı videolar ve barış üzerine kurulmuş bir dil.
Hakikatin yerini görüntünün aldığı bir düzende, iktidar “Ne yapıyoruz?” sorusuna değil, “Nasıl görünüyoruz?” sorusuna cevap üretir. Bu ayrım ilk bakışta ince gibi durur; ama bütün ahlâki tartışmaları, bütün kurumsal meşruiyet biçimlerini kökünden değiştirir. Çünkü “görünüm” alanı sınırsızdır: İstediğiniz kadar mesaj, istediğiniz kadar tören, istediğiniz kadar sembol üretebilirsiniz. Yapılan işin bedelini ödemeden, o işin ağırlığını taşıyormuş gibi durabilirsiniz. Modern spor kurumlarının, özellikle de FIFA gibi dev ölçekli yapıların içine düştüğü çukur tam da burası: Dünyayı düzeltme iddiası, dünyanın kendisiyle yüzleşmeyi erteleyen bir makyaja dönüşüyor.
Bu makyajın dili tanıdık: “Spor birleştirir”, “Futbol barıştır”, “Çocuklar geleceğimizdir.” Bunlar tek tek yanlış cümleler değil. Tam tersine, doğru olma ihtimalleri yüzünden tehlikeliler. Çünkü doğru gibi duran cümleler, yanlış bir pratiği yumuşatmanın en etkili aracıdır. Bir kurum, elindeki büyük organizasyon gücünü, dev sponsorluk ağlarını, devletlerle kurduğu bağımlılık ilişkilerini sorgulatmamak için bu tür cümlelere yaslanabilir. Sonra da ortada bir çelişki yokmuş gibi davranabilir: Bir yanda savaşın devam ettiği bir coğrafyaya dair görüntüler, diğer yanda “umut” temalı projeler, mini sahalar, sosyal sorumluluk videoları. Bu iki görüntü yan yana geldiğinde, kurumun anlatısı hazırdır: “Biz acının içinden umut çıkarıyoruz.” Oysa yaptıkları tek şey, acının üstünü örtmektir. Umut üretmek değil; umut görüntüsü üretmek.
Görüntünün hakikatin yerine geçmesi, yalnızca propaganda demek değil. Daha sinsi bir şey: Sorumluluğun biçim değiştirmesi. Çünkü görüntü düzeninde sorumluluk, sonuçlardan çok niyet beyanlarıyla ölçülür. Basın bültenleri, icraattan daha “gerçek” hale gelir. Eleştiri geldiğinde kurumsal refleks yeni bir açıklama, yeni bir kampanya, yeni bir insani projeyle hemen devreye girer. Böylece eleştiri, çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkar; “Yönetilmesi gereken bir algı”ya indirgenir. Yönetim dediğimiz şey de giderek siyaset olmaktan değil, hesap vermekten değil; hikaye kurmaktan ibaret kalır.
Bu yüzden ortaya çıkan “grotesk his” yalnızca ahlaki bir tiksinti değildir; aynı zamanda estetik bir bozulma hissidir. Normalde birbirine uyması gereken parçalar uymaz hale gelir. Cümleler ağırdır, gerçeklik hafifletilmiştir. Sözler yücedir, pratikler küçüktür. Kurumların dili “insanlık” der, ama aynı kurumların kurduğu ilişki ağları, insanlığın tam ortasındaki yıkımın sürmesini normalleştirir. Burada grotesk olan, yalanın varlığı değil; yalanın kendine yakışır bir dekor bulmasıdır. Lüks salonlar, parlak kupalar, barış temalı heykeller… Hepsi, gerçekte taşıyamadıkları bir ağırlığın kostümü gibi durur. İzlerken insanın içi sıkılır, çünkü, “Bu kadar büyük bir cümle bu kadar küçük bir şeye mi hizmet ediyor?” sorusu giderek büyür.
Bu tabloyu futboldan ayırmak zor. Çünkü futbol, kitlesel duygu üretiminin en güçlü sahnelerinden biri. Duygu üretimiyse iktidarların en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri. Bu, açık propaganda kadar kaba olmayabilir; ama etkisi daha derin olabilir. Çünkü taraftarlık, rasyonel argümanlardan çok alışkanlıklar ve bağlılıklar üzerinden işler. Futbolun sahnesine ilişen her güç, o bağlılığın sıcaklığından pay alır.
Eskiden savaş haberlerinin yanında bir futbol haberi görünce, “Hayat devam ediyor,” diye düşünürdük. Bu düşünce bazen iyi bir şeydi. Sonuçta insanların nefes alma hakkı vardı ve futbol her zaman iyi bir kaçış alanıydı. Ama şimdi başka bir yere geldik. Bu kayma, futbolun kendi doğasından değil; futbol yönetiminin tercih ettiği ilişkilerden kaynaklanıyor. Çünkü büyük organizasyonların devam etmesi, dev paraların akması, yayın takvimlerinin bozulmaması, sponsorların huzursuz olmaması… Bunların hepsi “dünya düzeni” gibi sunulan bir öncelikler listesi üretiyor. Ve bu liste; savaşın, yıkımın, hukuksuzluğun üstünde çalışabiliyor. Bu noktada savaş ve futbol artık sadece “yan yana duran iki haber” değil; aynı düzenin farklı masaları oluyor.
İşte burada “barış” kelimesinin başına gelen şey beliriyor. Barış, bir hedef olmaktan çıkıp bir ürün etiketi haline geliyor. Bir kupa gibi sergileniyor, bir proje gibi pazarlanıyor, bir ödül gibi dağıtılıyor. Bu dönüşüm, barış kelimesini de tüketiyor. Çünkü kelimeler de birer kaynak: Çok kullanıldıkça, özellikle de yanlış bağlamlarda kullanıldıkça aşınıyorlar. Barış kelimesi aşındığında, geriye iki şey kalıyor: Ya saf bir boşluk (Barış her şey demekse hiçbir şey demektir), ya da bir şüphe (Barış dendiğinde bir çıkar hesabı mı var?). Bu da kelimenin gerçek ihtiyaç anlarında işe yaramasını zorlaştırıyor. Yani barışı “görüntü”ye indirgeyenler, uzun vadede barış ihtimalini de zayıflatıyor.
Bu yüzden soru sertleşiyor: Bu kadar büyük bir sahne, barış kelimesini bu kadar rahat harcıyorsa, bizim barış fikrimiz küçülmez mi? Küçülür. Çünkü barış, sadece “iyi bir değer” değil; aynı zamanda çatışmanın taraflarına ve arkasındaki güç ilişkilerine dair netlik gerektiren bir şey. Barışı konuşmak, gerçeği söylemeyi, açıkça taraf tutmayı, en azından ölçü koymayı gerektirir. Oysa görüntü düzeni ölçü sevmez; ölçü, kadrajı bozar. Kadraj bozulmasın diye kelimeler esnetilir, bağlamlar silikleşir, sorular ertelenir. Sonuçta barış, kimseyi rahatsız etmeyen bir dekor sözcüğüne dönüşür. Rahatsız etmeyen barış ise barış değildir; sadece sessizlik tasarımıdır.
“Futbolun dünyayla bağı” anlatısı da tam burada çifte işlev görmeye başlıyor. Bir yandan gerçekten bir bağ var: Futbol, dünyanın sınıfsal çatışmalarını, göçünü, eşitsizliğini, şiddetini, dayanışmasını taşır. Ama öte yandan bu bağ, pazarlama diliyle sunulduğunda, her şeye yarayan bir gerekçeye dönüşebilir: “Dünyayı birleştiriyoruz,” deyip dünyanın en sert bölünmelerinde güçlü olanın yanında durabilirsiniz. “Herkese umut dağıtıyoruz,” deyip umudun en çok ihtiyaç duyulduğu yerde asıl meseleyi es geçebilirsiniz. Bu anlatı, kötü günlerde bir kaçış kapısı olmaktan çıkıp tablonun içine düştüğünde, futbol artık sadece dünyayı yansıtan bir ayna değil; dünyanın kirini parlatan bir cilaya dönüşür.
Buradan çıkış, “Futbolu hayatın dışına atalım” gibi saf bir öneri olamaz elbette. Futbol her zaman hayatın içinde. Ama futbolun kurumlarının, kendi sözlerinin ağırlığıyla yüzleşmesini istemek mümkün. Barış kelimesi ağızdan çıkıyorsa, bunun bir bedeli olmalı. Tarafsızlık iddia ediliyorsa, bunun bir ölçüsü olmalı. İnsani projeler sunuluyorsa, bunun arkasındaki siyasi bağlam açık olmalı. “Biz siyasete karışmayız,” deniyorsa, siyasetin en güçlü biçimi olan kadraj siyasetine neden bu kadar hevesli olunduğu sorulmalı.
En önemlisi de şu: Hakikatin yerini görüntünün aldığı düzeni teşhis etmek yetmez; o düzenin bizi nasıl eğittiğini görmek gerekir. Çünkü biz de artık olayları “içerik” olarak tüketmeye alıştırıldık. Savaşın yanında futbol konuşmak, bazen bir savunma mekanizması. Ama bu mekanizma, kurumsal şovla birleşince, dünyanın ağırlığı iyice dağılıyor. Sonunda elimizde sadece parlak bir gürültü kalıyor: Kupalar, törenler, açıklamalar, projeler… Gürültü büyüdükçe, gerçek acı daha sessizleşiyor.
Belki de bu yüzden insanın içini sıkan soru geri dönüyor: “Barış topuna bakmaya devam mı edeceğiz, yoksa barışın kendisini mi arayacağız?” Görüntü düzeni bize birincisini önerir. İkincisi ise rahatsız eder: Ölçü ister, hesap ister, mesafe ister, bazen de bedel ister. Barış kelimesinin ağırlığı ancak böyle korunur. Aksi halde barış, her şeyin üstüne yapıştırılan altın bir etiket olarak kalır; ve biz bir süre sonra o etikete bakıp hiçbir şey hissetmemeye başlarız. Bu da, belki de en korkuncu.
