menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Böyle dünyaya böyle kupa

6 0
18.04.2026

Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca insanın hafızasında çocuklukla, mahalleyle, birlikte izlenen maçlarla, kuşaklar arası ortak heyecanla ilişkili. Öte yandan aynı etkinlik, bugünün ekonomik ve siyasal düzeni içinde giderek daha sert bir sömürü makinesine dönüşüyor. Aradaki mesafe artık o kadar açıldı ki, turnuvanın kendisi ile onun pazarlanma biçimi neredeyse iki ayrı şey gibi duruyor. Sahada hâlâ futbol var, tribünde hâlâ insan var, ekranda hâlâ heyecan var; ama bunların üstüne kurulan organizasyon mantığı giderek daha soğuk, daha buyurgan, daha açgözlü bir karakter kazanıyor.

Burada asıl mesele fiyatların yüksekliği de değil. Elbette biletlerin, ulaşımın, konaklamanın, yiyecek içeceğin astronomik seviyelere çıkması başlı başına büyük bir sorun. Fakat daha derinde başka bir şey var: Taraftara artık bir topluluğun parçası, oyunun sahibi ya da kültürel bir özne gibi değil; sıkıştırılması, yönlendirilmesi ve son damlasına kadar harcatılması gereken bir müşteri gibi bakılıyor. Dünya kupasının ruhunu zedeleyen asıl kırılma burada. Çünkü futbolun büyük turnuvaları, uzun yıllar boyunca tam da bu “ortak aidiyet” duygusu sayesinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. İnsanlar oralarda sadece doksan dakika izlemiyordu; bir ülkenin, bir kuşağın, bazen kendi kişisel hayatlarının bir parçasını da yaşıyordu. Şimdi ise o deneyim, adım adım ücretlendirilmiş bir koridora çevriliyor.

Tutkuyu tahsil etme düzeni

Modern spor ekonomisinin vardığı yer tam da burası. Değer üretmekten çok, mevcut tutkuyu tahsil etmeye dayalı bir düzen bu. Taraftar oyunu seviyor, milli takımı seviyor, o atmosferi yaşamak istiyor, hayatında belki bir kez böyle bir turnuvaya gidecek. Organizasyon da dönüp şunu söylüyor: Madem bu kadar istiyorsun, o zaman bedelini ödersin. Burada hizmet kalitesinin, kamu yararının, erişilebilirliğin, adaletin pek önemi yok. Önemli olan, bu büyük duygusal birikimin ne kadarının paraya çevrilebileceği. Futbolun yönetici elitleri için taraftar, sadakati ödüllendirilecek biri değil; tutkusu gelire dönüştürülecek bir kaynak.

İşin daha da çarpıcı yanı, bu ekonomik modelin maliyeti adil biçimde paylaşmaması. Büyük futbol kurumları geliri merkezileştiriyor; yerel yönetimler ise güvenlikten ulaşıma, altyapıdan çevre düzenine kadar pek çok yükü üstleniyor. Bu model, kamu kaynaklarının özel prestij ve kurumsal kâr adına seferber edilmesi anlamına geliyor. Şehirler turnuvaya ev sahipliği yapma heyecanıyla dev bir vitrine çıkıyor, ama çoğu zaman faturayı vergi mükellefleri ödüyor. Sonra da bu maliyet, dolaylı ya da doğrudan yine halka yansıtılıyor. Yani taraftar önce kamusal düzeyde bu organizasyonun yükünü taşıyor, sonra bireysel düzeyde bir kez daha ücret ödemeye zorlanıyor. Üstelik bunu çoğu zaman “eşsiz deneyim” ambalajı içinde yapıyorlar.

Burada futbolun geçirdiği sınıfsal dönüşümü de görmek gerekiyor. Futbol tarihsel olarak geniş halk kesimlerinin oyunu oldu. Tribün, işçi sınıfının, alt orta sınıfın, gençlerin, öğrencilerin, ailelerin, mahallelerin mekanıydı. Bugün bu bağ tümüyle kopmuş değil, ama ciddi biçimde aşınıyor. Büyük turnuvalar ve büyük finaller giderek daha fazla satın alma gücü yüksek kesimlere göre tasarlanıyor. Tribün kültürü yerini etkinlik tüketimine bırakıyor. Maça gitmek, bir bağlılık pratiği olmaktan çıkıp lüks tüketime yakın bir şeye dönüşüyor. Bu değişim, futbolun toplumsal dokusunu da yavaş yavaş kurutuyor. Çünkü oyunun canlılığı biraz da onu çevreleyen sınıfsal karışımda, spontane heyecanda, erişilebilirlikte gizliydi. Her şeyi pahalılaştırıp steril hale getirdiğinizde geriye gösterişli ama ruhsuz bir kabuk kalma riski büyüyor.

Dünya kupası söz konusu olduğunda bu tablo daha sert hissediliyor. Çünkü bu turnuva, kulüp futbolunun pahalı vitrini gibi algılanmaz. İnsanların gözünde daha geniş bir anlam taşır. Dünya kupası, teoride gezegenin en ortak futbol alanıdır. Ülke aidiyeti, tarih, göç hikayeleri, çocukluk anıları, ev içi ritüeller, toplu seyirler, sokaklar, meydanlar… Bunların hepsi oraya bağlanır. Bu yüzden oradaki sömürü hissi daha çıplak görünür. İnsan bir şampiyonlar ligi finalinin aşırı pahalı olmasına öfkelenir belki, ama dünya kupasında aynı durum başka bir kırılma yaratır. Çünkü burada satılan şey, sadece üst düzey bir spor organizasyonu değildir; ortak insanlık duygusunun futbol üzerinden kurulmuş bir versiyonudur. Böyle bir alanın parası olana açılıp geri kalanlara fiilen kapanması, daha derin bir adaletsizlik duygusu yaratıyor.

Üstelik mesele ekonomiyle de sınırlı kalmıyor. Büyük spor organizasyonları artık giderek daha görünür biçimde güvenlik siyasetiyle, sınır rejimleriyle, göç politikalarıyla, istisna hali uygulamalarıyla iç içe geçiyor. Seyircinin karşısına çıkan şey sadece pahalı bilet değil; aynı zamanda denetim, kuşku ve ayrımcılık. Kimin rahatça ülkeye girebildiği, kimin vize engeline takıldığı, kimin daha sıkı güvenlik taramasına maruz kaldığı, kimin potansiyel tehdit gibi görüldüğü, bütün bunlar turnuvanın deneyimini belirliyor. Böylece futbolun evrensellik iddiası ile devletlerin dışlayıcı pratikleri aynı sahnede buluşuyor. Bir yanda “Dünyayı bir araya getiren şölen” söylemi var, öbür yanda bazı ülkelerin taraftarları için fiilen kapatılmış kapılar, aşağılayıcı prosedürler ve sert güvenlik rejimleri. Bu çelişki artık örtülemiyor.

Belki de bizi en çok rahatsız eden şey, bu düzenin artık utanmaması. Önceki yıllarda büyük organizasyonlar kendi kâr hırsını daha dikkatli saklamaya çalışıyordu. Kamuoyuna umut, birlik, kültürel yakınlaşma, kapsayıcılık gibi kelimeler sunuluyordu. Elbette o zaman da paranın ve siyasetin ağırlığı vardı. Ama en azından bir meşruiyet dili kuruluyordu. Şimdi ise daha kaba bir evredeyiz. Sanki bize açıkça şunu söylüyorlar: Dünya kupası sizin duygularınızla büyüdü, ama artık size ait değil. Siz onun öznesi değil, gelir kalemisiniz. Katılmak istiyorsanız ödersiniz. Yorulursanız katlanırsınız. Aşağılanmış hissederseniz bunun da bir önemi yok. Çünkü sıra dışı olan oyunun kendisi değil, onun etrafında kurulmuş bu dev tahsilat düzeni.

Bu yüzden dünya kupası etrafındaki tartışmayı, “Fiyatlar biraz düşsün” düzeyinde bırakmak eksik kalır. Sorun birkaç kalemde indirim yapılmasıyla çözülecek gibi görünmüyor. Daha esaslı bir meseleyle karşı karşıyayız: Futbolun kamusal anlamı ile onu yöneten kurumların zihniyeti arasındaki çatışma derinleşiyor. Taraftar oyunu hâlâ bir duygu, bir bağ, bir hatıra alanı olarak yaşıyor. Yönetici sınıflar ise aynı alanı marka değeri, veri, erişim, güvenlik, sponsorluk ve tahsilat başlıkları altında görüyor. Bu iki bakış arasındaki fark açıldıkça gerilim de büyüyecek.

Yine de bu karanlık tablonun tek sonucu umutsuzluk olmak zorunda değil. Bazen bir düzenin en savunmasız anı, kendini en açık ettiği andır. Bugün futbolun tepesindeki yapılar öylesine pervasızlaştı ki, artık neyi temsil ettiklerini gizlemekte zorlanıyorlar. Belki bu sayede, yıllardır “büyüme” ve “küreselleşme” adı altında meşrulaştırılan pek çok uygulamaya daha eleştirel bakmak mümkün olacak. Belki taraftarlar, gazeteciler, araştırmacılar ve yerel topluluklar bu meseleleri daha net tartışacak. Belki büyük turnuvaların gerçekten kimin için düzenlendiği, kimleri dışarıda bıraktığı ve kimin sırtından yükseldiği daha çok sorulacak.

Futbol hâlâ büyük bir ortak dil. İnsanları birbirine bağlama gücü hâlâ var. Ama bu gücün kendiliğinden korunacağını sanmak büyük bir hata olur. Oyunun çevresinde kurulan ekonomik ve siyasal yapı, onun insani tarafını adım adım kemiriyor. Dünya kupası bunun en parlak vitriniydi; şimdi aynı zamanda en sert teşhir alanına dönüşüyor. Belki de bu yüzden asıl soru artık şu: Futbolu hâlâ sevip sevmediğimiz değil, onu kimlerin ve hangi hakla yönetmesine razı olduğumuz.


© Evrensel