Böyle dünyaya böyle kupa
Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca insanın hafızasında çocuklukla, mahalleyle, birlikte izlenen maçlarla, kuşaklar arası ortak heyecanla ilişkili. Öte yandan aynı etkinlik, bugünün ekonomik ve siyasal düzeni içinde giderek daha sert bir sömürü makinesine dönüşüyor. Aradaki mesafe artık o kadar açıldı ki, turnuvanın kendisi ile onun pazarlanma biçimi neredeyse iki ayrı şey gibi duruyor. Sahada hâlâ futbol var, tribünde hâlâ insan var, ekranda hâlâ heyecan var; ama bunların üstüne kurulan organizasyon mantığı giderek daha soğuk, daha buyurgan, daha açgözlü bir karakter kazanıyor.
Burada asıl mesele fiyatların yüksekliği de değil. Elbette biletlerin, ulaşımın, konaklamanın, yiyecek içeceğin astronomik seviyelere çıkması başlı başına büyük bir sorun. Fakat daha derinde başka bir şey var: Taraftara artık bir topluluğun parçası, oyunun sahibi ya da kültürel bir özne gibi değil; sıkıştırılması, yönlendirilmesi ve son damlasına kadar harcatılması gereken bir müşteri gibi bakılıyor. Dünya kupasının ruhunu zedeleyen asıl kırılma burada. Çünkü futbolun büyük turnuvaları, uzun yıllar boyunca tam da bu “ortak aidiyet” duygusu sayesinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. İnsanlar oralarda sadece doksan dakika izlemiyordu; bir ülkenin, bir kuşağın, bazen kendi kişisel hayatlarının bir parçasını da yaşıyordu. Şimdi ise o deneyim, adım adım ücretlendirilmiş bir koridora çevriliyor.
Tutkuyu tahsil etme düzeni
Modern spor ekonomisinin vardığı yer tam da burası. Değer üretmekten çok, mevcut tutkuyu tahsil etmeye dayalı bir düzen bu. Taraftar oyunu seviyor, milli takımı seviyor, o atmosferi yaşamak istiyor, hayatında belki bir kez böyle bir turnuvaya gidecek. Organizasyon da dönüp şunu söylüyor: Madem bu kadar istiyorsun, o zaman bedelini ödersin. Burada hizmet kalitesinin, kamu yararının, erişilebilirliğin, adaletin pek önemi yok. Önemli olan, bu büyük duygusal birikimin ne kadarının paraya çevrilebileceği. Futbolun yönetici elitleri için taraftar, sadakati ödüllendirilecek biri değil; tutkusu gelire dönüştürülecek bir kaynak.
İşin daha da çarpıcı yanı, bu ekonomik modelin maliyeti adil biçimde paylaşmaması. Büyük futbol kurumları geliri merkezileştiriyor; yerel yönetimler ise güvenlikten ulaşıma, altyapıdan çevre düzenine kadar pek çok yükü üstleniyor. Bu model, kamu kaynaklarının özel prestij ve kurumsal kâr adına seferber edilmesi anlamına geliyor. Şehirler turnuvaya ev sahipliği yapma heyecanıyla dev bir vitrine çıkıyor, ama çoğu zaman faturayı vergi mükellefleri ödüyor. Sonra da bu maliyet, dolaylı ya da doğrudan yine........
