Dervişoğlu ve milliyetçilik meselesi
Babala TVnin ‘Mevzular Açık Mikrofon’ programına konuk olan İYİP Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, kendisine soru soran Gazeteci Ercan Küçük’e davranışıyla Bahçeli ile yarıştı ve küçük ortak olma potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Onu sinirlendiren soru şuydu: “Partinizin ve kendinizin emperyalizme karşı olduğunuzu zaman zaman dile getiriyorsunuz. Amerika'dan Eisenhower bursu alan bir yöneticiniz var?” Küçük daha lafını bitirmeden Dervişoğlu ona hangi gazeteden olduğunu sordu ve Sol Haber cevabını alır almaz “Evet Sol Haber’de yapıyorsunuz. Parmağınızı sokuyorsunuz. İyi Partinin içini karıştırmak için yapıyorsunuz” dedi ve muhatabının gazetecilik yapmadığını iddia etti. Sosyal medyada yayımlanan bölümdeki diyalog, Müsavat Dervişoğlu’nun “Sen beni Amerikancılıkla itham edeceksin, iki kelime laf söyledim diye gönlün kırıldı. İncindin mi Ercan’cığım?.. Laflara bak ya” sözüyle sona eriyor.
Bu arada Küçük’ün kastettiği kişi İYİP Yöneticisi Burak Dalgın’dı. Ve bu kişi Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı döneminde danışmanlık hizmeti anlaşması yapılan McKinsey Danışmanlık Şirketinin New York ve Boston ofislerinde yöneticilik yapmıştı. 2019’da ise Eisenhower bursiyeri seçilmişti
Tabii ki Dervişoğlu’nun gazeteci “atama” tavrı ve sözleri birçok kişi ve kesimin tepkisini çekti. İyi Parti Medya ve Tanıtımdan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Raşit Yılmaz ise bu diyaloğu “mizah dozu yüksek” diye tanımladı ve “Açık iftiralara karşı tepkimizi mizahla harmanlamak, Türk siyasetinde görmeyi özlediğimiz tavırlardandır” dedi.
Aynı partiden türemiş ve milliyetçilik konusunda baba ocağında kalanlarla yarışanların mizah anlayışı da bir başka oluyor. Bu tür cilalamaların hiç de özlenir olmadığını, her an her dakika işe gelmeyen sorulara karşı aynı tavırların gösterildiğini, lider zora sokulmasın diye gazetecilere sorulacak soruların hazır kalıp halinde önceden verildiğini biliyoruz. Çünkü söz ve soru özgürlüğü söz konusuysa milliyetçilik konusunda atıp tutmak ile birtakım partilerin eylemleri arasındaki çelişki varlık koşullarını ortadan kaldıracak kadar keskin olacak.
Müsavat Dervişoğlu’nun partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma sırasında o homojen topluluktan hiçbir soru gelmedi. Geçen hafta sonu yapılan Münih Güvenlik Konferansında iyice su yüzüne çıkan AB-ABD gerilimine ve ilişkilerin yeniden tanımlanma noktasına geldiğine değinerek Türkiye’nin Avrupa güvenliği için kilit bir aktör halinde olduğuna dikkat çeken Dervişoğlu özetle, Türkiye’nin Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının içinde yer almasını istiyor ve Avrupa güveliğine katkıda bulunmaları için Türkiye savunma (savaş) sanayisi firmalarına ticari imtiyazlar sağlanmasını talep ediyordu.
Belli ki nükleer meselesi ile ilgili, üst katlarda bir şeyler pişiyor. Ahmet Hakan’ın, konuğu Hakan Fidan’a sorduğu ve cevap alamadığı nükleer silahlanma konusu Dervişoğlu’nun da gündemindeydi. Peki ne için? Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için. Türk şirketlerine imtiyazlar elde etmek için! Grup toplantısında eleştirdiği tarım politikaları, enflasyon, emekli maaşları ve bayram ikramiyelerinin azlığının zaten ‘milli’ bütçenin büyük kısmının silahlanma harcamalarına ayrılmasından, savaş sanayisi tekellerine kasanın kapısının ardına kadar açılmasından kaynaklandığını bilmez mi? Enflasyonun iktisadi nedenlere ek olarak politikanın öncelikleri nedeniyle düşürülemeyeceği de açık değil midir?
NATO’nun acil çağrısıyla, basının ‘Türk F16’ları’ diye andığı ve gerçekte ABD’ye milyonlarca dolar sayılarak alınmış savaş uçaklarının, Rus tehdidine karşı, planlanandan birkaç ay önce Baltık bölgesine gönderilmesinin emperyalizm ile girilen ve hiç de milli bir mesele olarak kodlanamayacak ilişkilerle ilişkisi yok mudur? Vardır.
Dünya, kurulu düzenin her gün daha şiddetle sarsıldığı büyük bir gerilim içinde. Yeryüzünü daha önce paylaşmış devletler arasındaki birlikler çatırdıyor, pervasız pazarlıklar yapılıyor, daha az güçlünün üzerinde nüfuz kurabilmenin tek yolu aşırı silahlanmadan geçiyor. Türkiye yönetenleri de bu orta büyüklükteki ülkeyi mevcut dalaşma ortamına dahil etmekten imtina etmiyor. Onları zorlayan da temsil ettikleri ve giderek irileşmiş, artık iç pazara sığmayan ve ulaşabilecekleri her yerde yatırım ve pazar imkanları kollayan tekeller. Büyüklerin ligindeki çelişkilerden yararlanmak için yerleşeceği boşluk kollayan, hırslı bir iktidarın yönetiminde milliyetçilik paylaşım savaşında Türkiye tekellerinin çıkarlarını kollamak anlamına geliyor. Ne var ki bu zorlu bir oyun ve ancak büyük gücün sınırlarından çıkamadan oynanabilir.
Türk ön eki ile anılınca F-16’lar nasıl Made in USA olmaktan çıkmıyorsa Türkiye’nin çıkarlarını, Baltık’ta aramak ya da NATO’nun daha doğrusu ABD’nin saldırgan siyasetine ülkenin nükleer silah deposu haline gelmesini isteyerek eklemlenmek çok da milli ve yerli bir iş olmuyor. Ama milliyetçiliği kalkan edinmiş partilerin çoğu için milli siyaset Türkiye’deki büyük şirketlerin risk alma potansiyelini artırmaktan başka bir anlama gelmiyor.
Şimdilerde kendi çapında emperyal lige yerleşmeye çalışan Türkiye burjuvazisi Etiyopya’ya yatırım yapıyor. Ancak halka yatırım yapmak bu yatırım siyasetinin hiçbir yerinde yok. İktidarın ekonomi politikasından şikayet eden MÜSİAD bile alım gücünün baskılanmasından yakınırken en yapılamayacak şeyin ücretlerin yükseltilmesi olduğunu söylüyor. Gazeteci Ercan Küçük’ün sorusu anlamlı ama az bile.
‘En milliyetçi benim’ iddiasındaki partilerin aslında emperyalizme sadakatta yarıştığı, üsluplarına da gerilim siyasetinin yansıdığı her gün biraz daha iyi görülüyor. Trump’ın Washington Post muhabirlerine yaptığı muamelenin benzerinin burada da yaşanması şaşırtıcı değil. Kimin kimden bu davranışı kopyaladığı ise ayrı bir konu.
