Dziga Vertov: ‘Kahrolsun burjuvazinin düzmece senaryoları, yaşasın hayatın kendisi!’
“Zamanın ve mekanın kısıtlamalarından kurtularak, sizin için bilinmez olan bir dünyayı yeniden deşifre ediyorum.”
İzlediğimiz filmlerde neler karşımıza çıkıyor? Diyelim televizyonda zaplarken bir savaş filmine denk geldik... Hikayede, coşkuyla çarpışıp kurşunların içerisinde dev patlamalar arasına kahramanca dalan askerlere tanıklık ediyoruz. “-Beni bırakın, bensiz devam edin. -Hayır hiç kimse geride kalmayacak...” tadında gerçek hayatta var olamayan bir ağızla işlenen yapay diyaloglar... Bir de işin içinde abartılı oyunculuklarla süslü bir aşk masalı olmazsa olmaz. Ana kahraman bir yandan memleketini kurtarıyor öbür yandan da kadınların kalbini çalıyor.
Hatta aksiyon söz konusu oldu mu çoğu kez bu dünyaya ait fizik kuralları bile bükülebiliyor. Akrobatlara taş çıkaracak hareketlerin ardından başrolün etten kemikten yaratıldığını, feci şekilde yaralanıp son sözlerini sarf etmeye hazırlandığı o kısa anda fark ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki çok geçmeden başka bir ‘mucize’ eseri hayatta kalmayı başaracak, savaşa kaldığı yerden devam edecek...
Gerçek hayatı büken kurmaca
Kurmaca sinemada sadece savaş filmleri değil, aklımıza gelebilecek türlü tema bize ‘olmayacak olayları’ gerçek gibi sunar. Bu senaryolar o kadar sık tekrar edilir ki bir süre sonra artık 2 saatlik bir filmin ilk 10 dakikasında, son sahneyi tahmin edebilir hale geliriz. Daha da korkuncu yinelemeler sebebiyle izleyicilerdeki gerçek algısı bulandırılır: Eğer bizzat hiç tanıklık etmediysek ‘savaş’ denen şeyi gerçekten bir Hollywood sahnesi gibi düşünmeye başlarız. Oysa devamlı ölümle burun buruna kalan bir insanın gözüyle savaşın resmi, cesaretten daha çok bir vahşet ve korku anlarından ibarettir.
İlginç bir örnek verelim. Bir dönem epey popüler olan Antik ve Orta Çağ filmlerinde en çarpıcı sahneler kalabalık savaşlardı. Mesela Büyük İskender’in ordusu Perslerle karşılaşıyor. Ya da Osmanlılar İstanbul’u kuşatmakta... Tüm bu filmlerde benzer çarpışma sahneleri işlenir: Komutan ordusunun karşısına geçer ve gaz verici bir konuşma yaparak başlar (Çünkü -Sun Tzu’ya göre- ‘bir askerin ölüme gitmesi için, meselenin kendi savaşı olduğuna inanması gerektir’.) Bu söylevin sonunda askerler de krallarının ve seçkinlerinin davalarına ikna olurlar, hurra çekip koştur koştur düşmanın üzerine atılırlar.
Kafamızda canlanan ‘eski savaşlar’ kalıbı işte bu. Oysa yakın zamanda yapılan pek çok araştırma tam tersini gösteriyor: İnsanlar cephe hattına sürüldükten sonra ‘ramboluk’ yapmak yerine kendi canlarını korumayı tercih ederler. Bu yüzden kalkanların arkasında, ürkek müdahalelerle devam eden savaşlar saatler sürer. Ölüm korkusuyla zangır zangır titreyen bedenlerden oluşan bu görüntü, tarihsel gerçekliğe rağmen bir atlayışta 10-20 kişiyi yere deviren cengaverler kadar seyir zevki vermez; daha ‘eğlenceli’ bulunan kurmaca, ayrıntısına kadar bilinen tarihsel gerçeğe rağmen burjuva film endüstrisi tarafından dehşet bir mutabakatla tercih edilir. (1)
Sinemanın gerçeklikten kopuşu sadece savaş ya da aksiyon filmleriyle sınırlı değil. Her kategoriyi dahil edebiliriz: Ne de olsa kurgulanmış her hikaye doğası gereği yapaydır, onu sahneleyen kişiler de gerçek değil; profesyonel aktörlerdir. Ama kâr hırsından başka bir desturu olmayan burjuva film sektöründe hikayeler öylesine bükülür, en fazla satan optimal biçim öylesine tekrar edilir ki geriye gerçek hayata dair hiçbir şey kalmaz. Bu sebeple günümüzde neredeyse her dilde karşımıza çıkan “Film gibi” deyimi ‘gerçek dışılığı’ vurgulamak için kullanılır.
Bugün gördüklerimiz bir filmin konusu olsa?
Şimdi basit bir sahnenin bile diyaloğundan kostümüne, oyuncusundan olay örgüsüne... gerçekten uzaklaştırılarak yansıtılan tüm filmleri -ki bu neredeyse bildiğimiz bütün filmler demek- bir kenara........
