menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Devlet geri dönmüyor, sermaye devletten yeni bir şey istiyor: Sanayi Burjuvazisi neden “girişimci devlet” istedi?

24 0
30.08.2026

Hâkim liberal söylemin aksine sermaye sınıfı, dönemin ihtiyaçlarına göre sermaye birikiminin devam etmesi için devletin piyasayı düzenlemesini bekler. Bu yaklaşımı en iyi Friedrich Hayek ile temellendirebiliriz. Hayek, devletin piyasayı mutlak biçimde yönetmesini istemez ancak sermaye birikimini korumak, toplumun demokratik taleplerini bastırmak ve piyasa kurallarını topluma dayatmak için “son derece güçlü ve otoriter bir devlet” ister. Hayek ve onu izleyen neoliberal düşünürler devletin küçültülmesi şöyle dursun, devletin sermaye lehine yeniden yapılandırılmasını ve güçlendirilmesini talep eder.[1] Devlet-sermaye ilişkisinde bu aks her zaman varlığını korur.

Türkiye sanayi burjuvazisinin son dönemde dile getirdiği “yeni nesil planlama”, “girişimci devlet” ve DPT’nin yeniden kurulması talepleri bu çerçevede okunabilir. 2023’te Bülent Eczacıbaşı’nın DPT’nin yeniden kurulabileceğini söylemesi, 2026’da İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın “girişimci devlet” kavramını gündeme taşıması ve İSO Meclis Başkanı Ender Yılmaz’ın “Yeni Nesil DPT” önerisi, özellikle büyük sanayi sermayesinin devletin işlevine dair talepleridir.

Bu talep yeni değildir; 2017-2018 yıllarında dönemin TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in “Endüstri 4.0 olmazsa dolar 4.0 olur” çıkışına kadar götürülebilir. Şu anda daha çok dile getirilmesi ve devlet işlevine dair açıkça model önerisi sanayinin yaşadığı sıkışmayla ilgilidir. 

Kapasite kullanım oranındaki gerileme, zayıf talep, yüksek finansman maliyetleri, kur oynaklığı, enerji ve ithal ara malı maliyetleri, ihracat pazarlarındaki belirsizlik ve teknolojik dönüşümün gerektirdiği yatırım harcamaları sermayenin hareket alanını daraltan etkenlerdir. 2025-2026 verileri de bu tabloyu destekliyor: Kapasite kullanım oranı 2025 boyunca yüzde 75 bandında seyrederken 2026'da geriledi ve mevsimsel etkilerden arındırılmış oran Temmuz’da yüzde 73,8'e indi. İSO PMI uzun süredir 50 eşiğinin altında. Erhan Bilgin’in 2010-2025 yıllarına ait İSO 500 verilerine dayanan hesaplamasına göre kâr hacmi yüzde 64, gerçek kâr oranı yüzde 52 gerilerken sermaye birikiminde yüzde 34’lük düşüş gerçekleşti.[2]

Bugün büyük burjuvazinin üretken sermayesini temsil eden isimlerin devletten istedikleri şey “daha fazla teşvik” ya da “daha serbest piyasa” değil. Küresel kapitalizmin değişen dinamiklerini ve gerilimlerini gözeten, Türkiye’nin jeoekonomik kapasitesini koruyan ve geliştiren bir devlet aygıtı himayesinde daha ucuz ve uzun vadeli finansman, teknolojik altyapı yatırımın paylaşılması, stratejik sektörlerin belirlenmesi ve desteklenmesi, kamu alımlarıyla talep yaratılması ve yatırım kararlarının daha uzun vadeli bir çerçevede koordinasyonudur.

Devletin ekonomiye “geri dönmesi”nden ziyade yeni sermaye birikim koşullarında devletten yeni bir kapasite talep ediliyor, devletin işlevleri yeniden tanımlanmak istiyor.

Sanayide Sıkışma ve Dünya Ekonomisi

Sanayi sermayesinin makroekonomik göstergelerindeki bozulmayı yüksek faizle açıklamak eksik olacaktır. Türkiye sanayisinin üretim yapısı, küresel kapitalist sisteme eklemlenme biçimiyle belirleniyor. İthal ara malı kullanımı, enerji bağımlılığı, teknoloji ithalatı, ihracat pazarlarına bağımlılık ve döviz ihtiyacı, sanayi sermayesinin maliyetlerini dünya piyasalarındaki gelişmelere bağlıyor. Emperyalist işbölümü içerisinde yer alan ama tam bağımlı olmayan “ara jeokonomik güç” olarak yapılanma modeli, Türk sermayesinin uluslarasılaşmasına ivme kazandıran bir etken.[3]

Finansman sorunu ise bu çerçevede kritik bir önem arz ediyor. Türkiye gibi dolar merkezli uluslararası parasal hiyerarşinin alt katmanlarında yer alan ekonomilerde uzun vadeli yatırım finansmanı sadece içerideki faiz oranlarıyla belirlenmez; küresel likidite koşulları, doların değeri, sermaye hareketleri, dış finansman maliyeti sanayi yatırımının koşullarını doğrudan etkiler. Kalkınma bankacılığı ve uzun vadeli kredi talebi bu nedenle bir sanayi politikası önerisi olduğu kadar, uluslararası finansal koşulların yarattığı risklerin bir bölümünün devlet bilançosu üzerinden taşınması talebidir.

Bu aşamada teşvik verilerine bakabiliriz; zira devlet-sermaye ilişkisindeki dönüşümün bazı izleri teşvik sisteminde belirginleşir. 2024’te 12.218 olan teşvik belgesi sayısı 2025’te 7348’e düşerken, teşvike bağlanan sabit yatırım tutarı 1,53 trilyon TL’ye ulaştı. Yani daha az sayıda projede daha yüksek yatırım tutarı yoğunlaştı. Bu veri, tek başına tekelleşmeyi kanıtlamasa da, devlet desteklerinin daha büyük ölçekli yatırımlara yönelmesinin sermaye yoğunlaşmasını güçlendirebilecek bir yapı oluşturduğuna işaret ediyor. 2025’te teşvik kapsamındaki sabit yatırımların yüzde 53,5’i komple yeni, yüzde 37,7’si tevsi yatırımlardan oluşmuştur.

Teşvik sisteminin dağılımı ise sermayenin coğrafi hareketlerini göstermesi bakımından önemlidir. 1,53 trilyon TL’lik sabit yatırımın yüzde 41,2’si birinci bölgede, yüzde 19,9’u ikinci bölgede, yüzde 13,1’i üçüncü bölgede toplanıyor. Bölgesel teşvik sisteminin eşitsizlikleri azaltma amacı taşıdığı ileri sürülse de, sermayenin yoğunlaştığı........

© Evrensel