Hükümetin çiftçiyle derdi ne?
Arpa eken, “Yandım Allah!” dedi. Buğday eken, “Bittim” dedi. Kavun üreticisi ürününü satamayınca bedava dağıtıyor. Üzüm üreticisi, “Bir kilo kuru üzüm bir litre mazot almıyor, tevekleri sökeceğim” diye feryat ediyor. Fındık üreticisi ise toplama maliyetini hesaplayıp “Dalında kalsa daha iyi” diyor. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bakalım narenciye üreticisi ne diyecek.
Ürünler farklı, bölgeler farklı ama üreticinin feryadı aynı:
Üreterek yoksullaşıyoruz!
Ne yazık ki bu sesi duyan yok. Nasıl olsa çiftçi emekli aylığıyla köyde idare ediyor diye mi düşünülüyor?
Çiftçinin ürünü para etmeyince tarım işçisinin ücreti de tartışma konusu oluyor. Üzüm üreticisi, “Yevmiye 1400 lira olmuş, ben nasıl para kazanacağım?” diyor.
Peki, tarım işçisinin aldığı 1400 lira yüksek bir ücret mi?
Elbette değil. Tarımda çalışmak güç ister, kas ister. Toprakla uğraşmak insanın canına okur. Gün boyu güneşin altında üzüm kesip taşıyan bir insanın aldığı 1400 lira neye yeter? Üstelik sigortası da yok, emeklilik güvencesi de…
Sorun işçinin yevmiyesinin yüksek olması değil, çiftçinin ürününün değerini bulmamasıdır. Bu düzen işçiyi düşük ücrete, üreticiyi ise hem kendi emeğinin karşılığını alamamaya hem de işçiye hak ettiği ücreti ödeyememeye mahkum ediyor. İşçi “hiç olmazsa ekmeğimi kazanayım” diye düşük ücrete razı oluyor; üretici de zarar etmemek için işçilikten kısmaya çalışıyor.
Çiftçi mazotu, gübreyi, ilacı, tohumu ve elektriği pahalıya alıyor. Aylarca çalışıyor, doğanın bütün risklerini üstleniyor. Ancak kazanan ve fiyatı belirleyenler, ayağına tarlanın........
