Bazı şeylerin yıldönümü
28 Şubat’ın üzerinden 29 sene geçmiş.
Aczmendilerin yürüyüşü, Erbakan’ın Susurluk için fasa fiso, aydınlık için bir dakika karanlık eylemleri için de gulu gulu dansı demesi, Başbakanlık konutunda tarikat liderleri ve şeyhleri ağırlaması, Şevket Kazan’ın halka mum söndü oynuyorlar demesi, Refah Partisi vekilleri ve belediye başkanlarının, çeşitli şeriat destekleyen sert açıklamaları, aleni Hizbullah desteği derken 4 Şubat’ta Sincan’da tanklar yürüdü, 28 Şubat’ta MGK kararları açıklandı, 18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Bu sürece postmodern darbe denildi.
Bu süreçte anılan konuşmalardan Refah Partisi Kayseri Belediye Başkanının ’96 sonundaki sözlerini buraya alıntılıyorum:
“Süslü püslü göründüğüme bakıp da benim laik olduğumu sanmayın. Zaman zaman içinde bulunduğumuz şartlarda, mecburiyet karşısında gittiğimiz yerde inancımıza küfredilirken, milletimize küfredilirken, bütün değerlerimize küfredilirken içimize kan akıyor ama resmi görevimiz icabı orada bulunmak zorunda kalıyoruz. Tek parti rejiminin kalıntısı, çağ dışı olmuş, insanları köle gibi gören ve rey verip de yöneticisini seçen insanlara hiç muamelesi yapan bu düzen mutlaka değişmelidir! Ve Müslümanlar, sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, bu nefreti, bu imanı eksik etmeyin!”
2002’de yani sadece 4 sene sonra AKP iktidara geldi. 12 Eylül darbesini yaşamışların öfkesine dayanarak aslında 28 Şubat’ın bedeli olacak olan askeri vesayeti kaldırma sözünün nelere uzanabileceğini gördük. Hukuk ve demokrasinin yerini intikamın muktedirliği aldığında neler yaşanacağını gördük. Tarikatların gavslarını canlı yayınlarda izler olduk. Bulvarları şeriat ve cihat sloganlarıyla kaplayan tarikatlar gördük. Aladağ’daki tarikat yurdunda ufacık çocukların yanmasını, denetimsiz Kur’an kurslarında 9 yaşında 12 yaşında çocukların intiharlarını gördük. Kahrolsun şeriat diyenlerin, laiklik isteyenlerin yargılandığını gördük. Devlet içinde kadrolaşan cemaatlerin işi nerelere vardırabileceğini gördük. Liyakatin yerini cemiyetçilik, cemaatçilik, tarikatçılık bağları aldığında doğanın nasıl talan edildiğini, depreme karşı nasıl savunmasız kalındığını, koca şehirleri sellerin yutuşunu, koca tesislerin içinde insanlarla nasıl yanıp küle döndüğünü gördük. Bu gözlerle milli eğitim bakanının laiklik istiyoruz diyen aydın ve sanatçılara dava açtığını gördük.
2002’de AKP iktidar oldu ve kin ve düşmanlığa zırt pırt tahrik olan bir halk olduk. Yargı kararları havada uçuşur oldu, halk habire kin ve düşmanlığa tahrik oluyordu, kimdi bu halk, neden davacı kendisi değildi, davaya müdahil değildi, bu halk neredeydi ve ne kolay iki kelime bir tweet ile tahrik olabilmekteydi.
2002’de AKP iktidar oldu ve biz Seçim Kanunu’nu ezberledik. Sandık görevlisi, sandık başkanı, müşahit, ıslak tutanak, yüksek seçim kurulu yetkileri, zarftaki mührün önemi ne demek ezbere bilir olduk. Dünyada kedi-trafo ve seçim kelimelerinin aynı cümle içinde geçtiği tek ülke olduk.
Biz, verdiği oyla seçtiğine cezaevi yolu açan bir halk olduk.
1997’de 28 Şubat yaşandı, 2002’de AKP iktidara geldi, biz mahvolduk ama bir daha mağdur olamadık.
Suruç’ta çocuklara götürmek üzere oyuncak paketleyen gençler bombalı saldırıyla öldürüldü, yaralı kurtulanlardan yargılananlar dahi oldu. Ankara Garı’nda dehşeti yaşayanlar bir de biber gazlı müdahaleye maruz kaldı 16 sanık hâlâ firari, 104 insanımız öldü. Park ya park, artık nefesimizi kesmeyin diyen milyonlarca insan sussun diye 12 can binlerce uzuv kaybı, 9 senedir Kavala, 4 senedir Tayfun, Can, Çiğdem, Mine içeride.
Van 2011’de İzmir 2020’de depremde yıkıldı, 6 Şubat depremi yüz binleri aramızdan aldı. Her bir deprem bir öncekinden ağır bedele mal oldu.
Reyhanlı’da 2013’teki patlamada 53 kişi, 2011’de Roboskî’de 34 kişi öldü. Cizre’de ne yaşandı kaç sivil öldü, Taybet İnan’ın cenazesi 7 gün sokakta, 10 yaşındaki Cemile Cağırga’nın cenazesi evdeki derin dondurucuda üç gün kaldı.
Soma’da 301, Ermenek’te 18 madenci öldü, Çorlu tren kazasında 25, Kartalkaya yangınında 78 kişi öldü.
İBDA-C ve el Kaide’nin üstlendiği 2003’te Levent ve Taksim’deki bombalı saldırıda 27 kişi öldü. IŞİD’in Atatürk Havaalanı saldırısında 45 kişi öldü.
Son 20 yılda iş cinayetinde ölen işçi sayısı otuz binlerde, her gün en az bir kadın öldürülüyor bir de şüpheli ölüm geçiyor kayda.
Atanmayan öğretmen, işsizlikten bunalan genç, borçlarını ödeyemeyen baba, çocuklara yetemeyen anne, istismarı çözemeyen kız çocuğu, şiddetten kaçamayan oğlan çocuğu derken günde intihar eden insan sayısı varmış sekiz-onlara.
Çocukların yetersiz beslenmeden raşitik bozukluğu oluşmaya başlamış, çocuk doğuran her dört kadından biri istihdamdan düşüyor, her dört gençten biri ne eğitimde ne işte, evde kaderini bekliyor, barınma krizinden insanlar yeniden aile evine dönmek zorunda kalıyor, asgari ücret senelerdir açlık sınırıyla rekabette. Akademisyen akademiden, memur memuriyetten uzaklaştırılmış, düzenden hoşlanmayanı düzen öğütüyor. Savunma haktır diyen avukat yargılanıyor, avukatı geç baro yargılanıyor. Çocuk işçilik kanıksanmış, MESEM yüzünden iş kazasında ölenlerin yaşı on beşlerde. Bu yaşta bu emek sömürüsü olamaz diyenler tutuklanıyor. Çocuklar ölmesin diyen tutuklanıyor, haber yapan tutuklanıyor, fotoğraf çeken tutuklanıyor, sosyal medya kullanan tutuklanıyor, şarkı söyleyen, dans eden tutuklanıyor, sokak röportajı yapan tutuklanıyor, seçen tutuklanıyor, seçilen tutuklanıyor, herkes tutuklanıyor. Tutsaklık bir durum bildirimi oldu ama biz mağdur olamadık.
Ölümün her türlüsüne maruz kaldık ama mağdur olamadık. Adaletsizliğin her çemberinden geçtik mağdur olamadık. Yoksullaştık, yoksunlaştık mağdur olamadık. Beyin göçü, sürgün ve kayıplar derken yalnızlaştık mağdur olamadık. Başımızın üzerinde kıla bağlı kılıçla uyanıyoruz her sabah ama biz mağdur olamadık. Bu ülkede son mağduriyetin yıl dönümü bugün.
Madem mağduriyet tekele alınmış, teliflenmiş ve başkasına zimmetlenmiş, biz de mağdur olmayız gayrı.
Saraçhane’nin genç kadınlarından birinin sözüydü: “Bize 19 Mart mağduru demeyin, biz mağdur değiliz, hür irademizle direnişteyiz.”
Dönelim en başta alıntıladığım paragrafa. Mağdurun zalime dönüştüğü tarihi tekerrür etmeden ama ezilenin ezenden hakkını aldığı bir dünyaya inançla, diyalektiğe olan güvenle:
“Tek parti rejiminin kalıntısı, çağ dışı olmuş, insanları köle gibi gören ve rey verip de yöneticisini seçen insanlara hiç muamelesi yapan bu düzen mutlaka değişmelidir!”
Bu kez mağdur edebiyatıyla değil, hür iradeye dayalı dirençle.
Tarihin en iyi yanı, sürekli yazılmaya devam etmesidir.
