Türkistan’da Türk düşüncesinin izlerini sürerken – 20
Harzemlilik kimliği üzerine…
Değerli dostum Ahmet Saygı’nın Türkistan mektupları devam ediyor. Saygı bu kez, adeta bir açık hava müzesi görünümündeki Hive’yi anlatıyor. Ancak bu mektupta yalnızca Hive’nin tarihî ve mimari dokusuna değil, aynı zamanda Harezm bölgesinin kendine has kimliğine de dikkat çekiliyor.
Saygı’nın mektubunu siz değerli okur ve dostlarıma sunuyorum:
Bir önceki mektubumda, adeta bir çölün ortasında olduğumuzu, tilkilerin ve envaiçeşit hayvanların bulunduğundan bahsetmiştim. İşte böyle bir ortamda, gecenin derin sessizliği bastırınca, gökyüzündeki yıldızların ahengini seyretmek de bizim için bambaşka bir tecrübeydi. Filmlerde gördüğümüz otağ şeklindeki çadırların içinde, sanki bir hayal âlemindeydik.
Derin bir uykunun ardından, sabahın erken saatlerinde kuş sesleriyle güne merhaba dedik. Burası Taşkent, Semerkant ve Buhara’dan oldukça farklıydı. Şehir dışındaydık. Ayrı bir dünyadaydık. Su kenarında, kuş seslerinin ahengi içinde yapılan sabah kahvaltısı gerçekten unutulmazdı.
Maksud hoca, anlaştığımız saatte otelin önündeydi. Vakit kaybetmeden Hive’ye doğru hareket ettik. Tıpkı Anadolu’nun birçok kentinde olduğu gibi, genellikle tek katlı ve bahçeli evlerin yer aldığı köylerden geçerek Hive’ye doğru yol aldık. Sohbetimize dün kaldığımız yerden devam ettik. Nasıl olduysa konu, Harezm kelimesinin anlamı üzerine geldi.
Maksud hoca, Harezm ile ilgili tarihçilerin farklı görüşler ileri sürdüklerini, örneğin........
