Bir çocuk gözünden 15 Temmuz 2016: Erken dön baba
"Şeyma’nın Kahramanı" çocuk öyküsünü, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sırasında ülkesini, bayrağını ve demokrasisini savunmak için şehit ve gazi olan tüm kahramanlarımızın anısını yaşatmak üzere kaleme aldım.
Bu bir çocuk öyküsü, ancak aynı zamanda o gecede yaşananlardan kurgu yapılarak hikayeleştirildiği için de gerçek olaylara dayanıyor.
15 Temmuz'un ülkeye tahribatı çok oldu, çocukların da hafızalarında bir karabasan gibi yaşıyor.
Ben istedim ki 15 Temmuz'da hayatını kaybedenler unutulmasın ve onların çabasının kalıcı mesajı olsun.
“Şeyma’nın Kahramanı” isimli bu çocuk öyküsü, babasını kaybeden bir kız çocuğunun gözüyle kurgulandı. Hikayede 15 Temmuz gecesi ve sonrasında yaşananlarla, şehit yakınlarının neler hissedilebileceği anlatılmaya çalışıldı…
Karacı Ailesi’nin Ak Hayatı
Şeyma, anne ve babası, birlikte İstanbul’un Fatih ilçesindeki Yenikapı semtindeki küçük ve sıcak yuvalarında mutlu mesut yaşıyorlardı.
Evlerinin bulunduğu Yenikapı, İstanbul’un merkezinde bir bölgeydi. Burası eskiden Şeyma’nın dedeleri yerleştiğinde kente ilk gelenlerin buluştuğu sıcak bir semtti. İstanbul’un ekonomisi geliştikçe, eski semtler ticaret merkezi haline gelmeye başladıkça, burası da şirin halini yitirmeye, ilk yerleşenlerin terk ettiği bir yıkıntı olmaya başladı. Şeyma’nın çocuk gözüyle yine de parke taşlı yolları, bahçeleri içinde ahşap binaları, köşe başındaki bakkalları ve akmasa da beyaz mermerden büyük çeşmeleri ile bulunmaz bir oyun sahasıydı.
Şeyma 6 yaşındaydı. Babası Ahmet, uzakta bir şirkette muhasebecilik yapıyordu. Annesi Zeynep ise ev hanımıydı. Şeyma güzelliğini annesinden almıştı. Elma elma yanakları, çakmak çakmak gözleri, mini minnacık bir burnu, sanki kendinden gülümser gibi duran minnacık dudakları vardı. Karacı ailesi kıt kanaat geçinen, maddiyatta gözü olmayan ahlaki değerlere, insanlık ilişkilerine değer veren bir aileydi. Şeyma, Karacı ailesinin tek kızıydı. Anne-babası kendisi ilkokula başlama çağına geldiğinde bir kardeşi daha olsun istiyorlardı. Şeyma abla olacaktı. Bunun hayalini çok kurmuştu. Ama önce okumalıydı, eğitimini tamamlamalıydı. Karacı ailesi için en büyük görev de buydu. Dillerinde hep “vatana millete hayırlı bir evlat yetiştirmek” sözleri dolaşıyordu. Şeyma bunun önemini kavramıştı. Mutlaka okuyacak ve ailesinin gurur kaynağı olacaktı.
Şeyma’nın anne ve babası aynı yaştaydı. Komşu çocuklarıydı. Birbirlerini burada tanımış ve severek evlenmişlerdi. Şeyma annesine babası ile nasıl tanıştıklarını, nasıl evlenmeye karar verdiklerini sormaya bayılırdı. Çünkü bu hikâyeyi anlatırken annesinin gözlerinin nasıl parıldadığını biliyordu, her seferinde görmüştü.
Şeymaların evinde hep bir huzur ve tatlı bir neşe hâkimdi. Bu mutluluk Şeyma’ya da yansırdı. Aslında zaten neşeli bir çocuktu. Genellikle oyunlar oynar, oyuncaklarından sıkılsa evdeki küçük eşyalardan kendisine bir dünya kurar ve vaktini hep güzel geçirirdi. Uykusu geldiğinde kendi yatağına gitmek yerine, salondaki televizyonun karşısındaki büyük koltuğa uzanır ve orada ışık açıkken, televizyondan sesler gelirken, annesi ve babasının sohbet seslerinin arasında uykuya dalmaya bayılırdı. Buna her seferinde kızan annesinin sesini duymamış gibi yapmayı da bir çeşit oyun haline getirmişti. Sonra her zaman olduğu gibi babası gelip, onu incitmemeye özen göstererek, dikkatlice kucağına alır, odasına götürür, yatağına yatırır, üstüne battaniyesine örter ve en son da mutlaka saçını gözünün önünden çekerek, yumuşacık okşardı. Şeyma, babasının saçını okşamasından çok hoşlanırdı. O an hastaysa ve ateşi varsa ateşi düşecekmiş gibi ağrısı varsa dinecekmiş gibi gelindi. İçine koskocaman bir güven duygusu dolardı. Bu duygu onun adeta hayat enerjisi verirdi. O anda masallarda duyduğu ağzından alevler fışkıran bir ejderha ile bile savaşacak gücü olabilirdi. Sonra da mışıl mışıl uykuya dalardı.
Bir Tatlı Tatil Telaşı
O akşamüstü de her zamanki gibi evlerinde bir tatlı telaş vardı. Küçük Şeyma’nın kendisi gibi küçük mavi gözlerinin içinden etrafa kocaman sevinç pırıltıları saçılıyordu. İçi içine sığmıyordu. Babasının yeni aldığı pembe elbisenin içinde kendisini çok mutlu hissediyordu. Annesi Zeynep, mutfakta yemek pişiriyordu. Babası o gün işyerinden tatil iznine ayrılmıştı. İki gün sonra birlikte Marmara Denizi’ndeki o güzel adaya tatile gideceklerdi. Geçen sene kaldıkları aynı pansiyonda kalacaklardı. Bütün bir kış bu tatilin hayalini kurmuşlardı. Hangi saatte kalkıp, hangi saatte kahvaltı edeceklerine, hangi kıyılardan denize gireceklerine, ne yiyip ne içeceklerine kadar bıkmadan usanmadan tekrar tekrar konuşmuşlardı.
Şeyma her akşam bir külah dondurma yemek istiyordu ama mutlaka geçen seneki gibi limandaki o aynı dükkândan. Onun dondurması bir kere tüm dükkânlarınkinden daha güzeldi. Bir de dükkân ortasından ikiye ayrılmış, içindeki dondurma satıcıları aynı futbol takımı gibi bir örnek giyinmiş, birbirlerinin müşterisini çalmak için durmadan şakalar yapıyorlardı. Aslında iki tarafın da dondurması aynıydı. Babası hak geçmesin diye bir gece bir taraftan, diğer gece diğer taraftan dondurma almaya özen gösterirdi. Dondurmacıya doğru ilerlerken hangi taraftan alacakları konuşmak bile Şeyma için keyifli bir oyun sayılırdı.
Biliyor musunuz valizlerini bile günler önceden hazırlamışlardı. Oya Halası'nın doğum gününde kendisine hediye ettiği sarı şort ve beyaz bluzu özenle katlayıp, kendi elleri ile yerleştirmişti valizine. Onlara uygun tokaları, çorapları her şeyi ama her şeyi çoktan hazırdı.
Geçen seneden en çok da babasının kucağında denize girdiği anların özlemini çekiyordu. Sular üzerlerine gelirken, birlikte ıslanmaktan kaçacak, ıslandıkça ürperip çığlıklar atacak ve yine birlikte kahkahalara boğulacaklardı. Anneannesi boşuna tembih etmiyordu “aman bu arada çok dikkat edip” hiç hasta olmamalıydı.
Söz vermişti annesine, tatildeyken o da kendisine yardım edecekti. Anne ve babasının sözünden hiç çıkmayacaktı. Zaten hiçbir zaman çıkmazdı ki. Hiç annenin babanın sözünden çıkılabilir miydi? O yaramaz bir çocuk değildi ki… Şeyma babasına bir kez daha “Tatile gitmeden önce kaç kere daha uyuyup uyanacağız?” diye sordu. Babası parmağı ile işaret edip “iki kere daha” dedi. Sonra tekrarladı: “Benim güzel kızım, iki kere daha.”
“Babaaa…” diye seslendi Şeyma. Bir eliyle de babasının çenesini tutup söyleyeceklerini dinlesin diye başını kendi yüzüne doğru çevirdi. Önemli bir şey söyleyecekti. Konuştukları anlaşılsın istiyordu. “Biliyor musun? Ben tatilleri çok seviyorum.” dedi. Babası da ona “Tabii tatil hiç sevilmez mi güzel kızım.” diye cevap verdi. “En çok da neden seviyorum babacığım biliyor musun?” diye sordu Şeyma. Babası merakla ona baktı ve “Neden yavrum?” dedi. Şeyma “O zaman sen hep yanımda oluyorsun da ondan.” deyiverince gülümsedi genç adam. Keyiflenmişti. “Çocuğu olmak böyle güzel bir duygu.” diye geçirdi içinden ve hemen yüreğinden olmayıp da isteyenlere Allah’tan çocuk vermesini dilemek geçti. Ardından da esmer yüzünde, kara kaşlarının altındaki gözleri bir an uzaklara daldı. Ve derin bir iç çekti. “Bu halimize şükür etmeliyiz. Çünkü babasız çocuklar var, hiç birbirini tanımadan kaybetmiş olanlar var.” diye geçirdi aklından. O an bu konuyu kızına daha sonra, doğru bir zamanda iyice bir anlatmak gerektiğine karar vermişti.
Tabii Şeyma çocuk gözünden sadece babasının kendisine gülümsediği anı fark edebilmişti. Onun için babasının gülüşü aniden evin her köşesine sıcacık yayıldı.
Annesi o anda mutfaktan kendilerine doğru seslendi, “Hadi yemek hazır sayılır, kuralım soframızı…” Annesinin sesi ile birlikte içeriye mis gibi yemek kokuları da yayılmıştı. Şeyma akıllı bir kızdı. “Sofrayı kurmak” onun için çok anlamlıydı. Birlikte yan yana oturmak… Ekmeği bölüşmek... Yemek yerken konuşmak… Hepsinin yeri çok ayrı ve hepsi anlamlıydı.
Televizyondaki Haberler Heyecanlandırdı
Onlar yemeklerine başladıklarında televizyondan gelen haberlerle dışarıda olağanüstü bir hareketlenme olduğunun izlenimini aldılar. Bir gariplik vardı. Haberlerde askerler darbe yapmışlar gibi anlatılıyordu. Ama ülkede darbe gerektirecek hiçbir neden yoktu. Zaten her kanal olayı başka türlü veriyordu.
Birden bire evdeki huzur yerini huzursuzluğa bıraktı.
Şeyma hiçbir şey anlamamıştı. Anne ve babası yemek sofrasından kalktı. Babası eline televizyon kumandasını aldı ve bir taraftan “Bu işin aslı ne?” diye söylenerek tüm kanallarda gezinmeye başladı.
Bu arada evin telefonu acı acı çaldı. Babası hemen koşup telefonu açtı. Arayan Şeyma’nın küçük amcası İbrahim’di. Babası telefondaki kardeşine “Tamam İbrahim, haklısın. Dediğin gibi olaya tam vakıf olalım, gereğini yaparız. Birlikte hareket edelim.” dedi.
Şeyma’nın annesi bu konuşma üzerine telaşlandı. Ahmet’ini tanırdı. O dediyse, mutlaka gereğini yapardı. Kimse bunu engelleyemezdi. Birden aklına kötü şeyler geldi. Elini kalbinin üzerine götürdü. Endişeden yüzü bembeyaz olmuştu.
Babası eşinin kalbinin üzerinde tuttuğu elini yumuşacık kavradı. “Zeynep, kendine gel lütfen, hele ne olduğunu bir öğrenelim bakalım, sonra telaşlanırız.” dedi.
Cumhurbaşkanı, Halkı Sokağa Çağırıyor
Sağdan soldan gelen haberler, televizyondaki görüntüler ülkenin karanlığa doğru gittiğini gösteren adeta korku filmleri gibiydi. Sonra........
