Stockholm Günlüğü :"Kuzeyin Sessiz Mavisine Yolculuk"
Dürüst olayım; dünyada “nereye gitmek istersin?” deseler, aklıma en son gelecek ülke İsveç, şehirde Stokholm 'dü.
İsmini, asırlık bir söylemin içinde ya da on yıl önce yazdığım Stokholm Sendromu yazımda anmıştım; başka da bir bağım yoktu.
Hayat böyle işte…
Baba olunca, bir de seyyah hala, yeğenini gaza getirince, yanına da yeşil pasaportun rahatlığı eklenince, “Hadi, nereye istersen gidelim” dedim Evladı Salihan’ın değerli ferdi Mehmet Yüksel’e.
O da hiç düşünmeden: “Stockholm.”
Başta kem gözle baktım, itiraf edeyim.
“Ne işimiz var orada? Buz gibi, bir yerlerimiz donar. Zaten üşümeye meyilli bedenim hemen hastalanır…” dedim kendimce.
Ama söz ağızdan bir kez çıkmıştı.
Ertesi gün telefonuma düşen bildirim: Biletler alındı.
Artık geri dönüş yoktu.
##
Gamla Stan’ın Taşlarında Zaman Geri Sarılır
Stockholm’a indiğimizde ilk hissettiğim şey, havanın soğuğu değil, şehrin sessizliği oldu.
Sanki kimse kimsenin huzuruna ortak olmak istemiyor; herkes kendi iç sesini dinliyor gibiydi.
Valizleri otele bıraktığımız gibi doğruca Gamla Stan’a, yani “Eski Şehir”e yürüdük.
Dar sokakların taşları asırlık ayak seslerini hâlâ taşıyor.
Her köşe farklı bir hikâye, her bina farklı bir çağdan kalma gibi…
Stortorget Meydanı,........
