Close-Up…Taklidin hakikatinden doğan adam üzerine
Close-Up, hakikat ile temsil arasındaki sınırı silen bir film değildir yalnızca, o sınırın hiçbir zaman var olmadığını gösteren bir filmdir.
Borges, bir öykü kişisinin bir başkası olmayı öyle derinden arzulamasını anlatır ki, sonunda taklit ettiği kişiden daha gerçek hale gelir; çünkü asıl olan varlığıyla yetinir, taklit eden ise varlığını her an yeniden kazanmak zorundadır. Taklit, özgün olandan daha çok çabalar ve bu çaba, tuhaf bir biçimde, ona bir tür hakikat kazandırır. Abbas Kiarostami'nin 1990 yapımı Close-Up'ı (Nema-ye Nazdik), tam da bu paradoksun sinemasıdır. İşsiz bir matbaa işçisinin, yönetmen Mohsen Makhmalbaf'ı taklit ederek varlık kazanma hikâyesi. Ama Kiarostami bu hikâyeyi anlatmakla yetinmez, hikâyenin kendisini, gerçekliğini, temsil edilme biçimini bir sorgulama nesnesine dönüştürür. Ve sonunda ortaya çıkan şey ne belgeseldir ne kurgu. Tam da ikisinin arasındaki o adı konmamış bölgedir.
Hossein Sabzian, sinemanın ona verdiği tek şeyi savunur mahkemede… Görülmüş olmayı…Makhmalbaf'ın filmlerini severken kendi acısının görüldüğünü hissettiğini söyler. "O film benim bir parçam" der. Bu cümle, filmin kalbindeki yarayı açığa çıkarır. Sabzian yoksuldur, boşanmıştır, oğluyla teması kopuktur, toplumun görmediği, duymadığı, saymadığı biridir. Makhmalbaf'ı taklit etmek, ondan para koparmak için bir dolandırıcılık değildir aslında, ki nitekim büyük paralar çalmaya kalkışmaz, yalnızca küçük bir borç alır. Taklit, var olmanın bir biçimidir onun için. Bir yönetmen kimliğine bürünmek, görünmez bir adamın görünür olma çabasıdır. Ve burada Kiarostami, suçun hukuki boyutunu ustaca ahlaki bir zemine kaydırır. Sabzian yasaya göre suçludur, ama insanlığa göre yalnızca acı çeken biridir.
Filmin açılış sahnesi, Kiarostami'nin bütün sinemasal felsefesini bir mühür gibi taşır. Bir gazeteci ve iki polis, sahte Makhmalbaf'ı tutuklamak için taksiyle Ahankhah ailesinin evine gider. Ama kamera onları takip etmez. Tutuklama anını, o dramatik doruğu görmeyiz. Bunun yerine kamera, dışarıda, taksi şoförüyle birlikte bekler. Şoför bacaklarını esnetir, ölü yaprakların arasından birkaç çiçek koparır, bir teneke kutuyu tekmeler ve kutu asfaltta yuvarlanır. Bu, sinemanın en cesur tercihlerinden biridir. Olayın merkezini boşaltmak ve çevresindeki sessizliği, beklemenin şiirini merkeze almak. Kiarostami bize der ki, hakikat orada, o kapının ardında değildir yalnızca. Hakikat burada, beklemenin........
