menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Blood is not Lemonade

8 0
16.03.2025

Tarih, bir coğrafyanın unutamadığı yaraları içinde taşır. Balkanlar ise, bu yaraların en derinlerinden birine sahip: Yugoslavya’nın parçalanması ve ardından gelen Bosna Savaşı.

Limonata filmi, yüzeyde iki kardeşin buluşma hikâyesini anlatıyor gibi görünse de arka planda bir ulusun bölünmüşlüğünü, komşuların düşman oluşunu ve savaşın, yalnızca tanklarla değil, propaganda ile de nasıl kurgulandığını gösteren ince bir anlatıya sahip.

Limonata filmi bir yolculuk filmi. Yol filmleri, genellikle karakterlerin fiziksel bir rotada ilerlerken içsel bir dönüşüm geçirmesi üzerine kuruludur. Limonata da bu temel formülü kullanıyor; ancak bizi sıradan bir kardeşlik hikâyesinden alıp, Balkanlar’ın derin yaralarına götüren, savaşın ve kimlik krizinin gölgesinde şekillenen bir yolculuğa çıkarıyor.

Filmin merkezinde, farklı coğrafyalarda büyümüş iki üvey kardeş olan Sakıp ve Selim var. İlk bakışta, biri Makedonya’da büyümüş, diğeri Türkiye’de yetişmiş iki yabancı gibi görünseler de yol boyunca birbirlerini tanırken aslında ortak bir geçmişin, ortak değerlerin ve ortak insanlığın temsilcileri olduklarını fark ediyorlar.

Sakıp, babasının son dileğini yerine getirmek için İstanbul’a gelip Selim’i bulduğunda, iki kardeşin arasında sadece coğrafi mesafeler değil, kültürel farklılıklar da olduğu ortaya çıkıyor. Selim, büyük şehir hayatına alışkın, bireyselliği ön planda tutan, modern dünyanın getirileriyle şekillenmiş bir karakter. Sakıp ise daha geleneksel, duygusal bağları güçlü, aile kavramına önem veren bir figür. Ancak film ilerledikçe, ikisinin de aslında aynı değerlere sahip olduğunu, yalnızca bu değerleri ifade ediş biçimlerinin farklı olduğunu görüyoruz.

Sakıp’ın sıcaklığı, doğallığı ve içtenliği, Selim’in mesafeli ve umursamaz görünen tavrının altında yatan boşluğu dolduruyor. Selim, başta bu davetsiz misafire karşı sert bir tavır takınsa da yolculuk ilerledikçe Sakıp’ın samimiyeti ve bağlılığı karşısında duvarlarını indiriyor. Aslında ikisi de geçmişlerine ve ailelerine dair cevapsız sorularla dolu. Sakıp, babasının ona bıraktığı vasiyeti yerine getirmeye çalışırken, Selim de köklerini keşfetmeye başlıyor.

İki kardeşin bir noktada birbirlerini kabul etmeleri, aslında farklı kültürlerin birbirleriyle kesiştiğinde nasıl zenginleşebileceğini gösteriyor. Farklılıklar, ayrışmayı değil, tamamlanmayı getirebilir. Sakıp ve Selim’in yolculuğu, modern bireyin yalnızlığı ile geleneksel dünyanın sıcaklığı arasında bir köprü kuruyor.

Sakıp ve Selim’in yolculuğu, sadece iki kardeşin birbirini tanıma süreci değil, aynı zamanda aidiyetin ne olduğu üzerine bir sorgulama. Sakıp, Makedonya’da büyümüş; Selim ise Türkiye’de... İkisi de aynı babadan, ama bambaşka hayatlardan gelmiş. Birinin geçmişi Balkan topraklarının tarihî karmaşasıyla şekillenmişken, diğeri “modern” Türkiye'nin kaotik ama daha farklı bir gerçekliği içinde yetişmiş. Burada film, göçmen kimliğinin de altını çiziyor. Türkiye’ye göç eden Balkan kökenlilerin, geldikleri yerde “Türk”, geldikleri ülkede ise “yabancı” olarak görülmesi, aidiyetin ne kadar kırılgan bir şey olduğunu gösteriyor. Selim, kendi köklerine yabancı biri olarak çıktığı bu yolculukta, aslında sadece bir babayı değil, savaşın mirasını ve kendi kimliğini de buluyor.

Karakterlerle gerçekleştirdiğimiz yolculuk sırasında Türkiye’ye komşu ülkelerin, Balkanların ve özellikle Manastır’ın coğrafi, sosyolojik ve tarihi gerçeklikleri ile karşılaşıyoruz ve bu karşılaşma bizlere yakın dönem Avrupa Siyasetinin, savaşın ve insanlığın sorgulandığı bir yüzleşmeye getiriyor.

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, Sakıp ve Selim’in meyhanedeyken Bosna Savaşı üzerine girdikleri diyalog. Masada konuşulan her kelime, Avrupa’nın göbeğinde işlenmiş insanlık suçlarının sessiz çığlığını taşıyor. 1990’ların başında, Yugoslavya'nın parçalanmasıyla birlikte patlak veren savaş, binlerce insanın hayatına mal oldu. Ancak asıl dehşet verici olan, bu savaşın yalnızca bir çatışma değil, etnik temizlik ve soykırıma sahne olan bir insanlık suçu olması.

Savaşın dehşeti, anlatanların sesiyle bile hafifleyemeyecek kadar büyük. İnsanların yaşadığı travma, sıradan bir içki masasında bile ağırlığını hissettiriyor. Avrupa’nın ortasında, Batı'nın “medeniyet” kalesi olarak gördüğü topraklarda, yüz binlerce insanın katledilmesi, kadınların sistematik tecavüze........

© Elips Haber