‘Milli Dayanışma’ teklifi üzerine bir hukuk eleştirisi
Asıl eşitlik ve ölçülülük sorunu, örgütler arasında değil, düzenlemenin kendi kapsamındaki kişiler arasında ortaya çıkıyor.
PKK/KCK terör örgütünün bütün unsurlarıyla fesih ve tasfiyesini, kontrolü altındaki silah ve mühimmatın teslimini esas alan bir kanun teklifinin TBMM’ye sunulmuş olmasını önemli ve olumlu bir aşama olarak görüyorum. Silahların susması, bu ülkenin uzun zamandır hak ettiği en değerli kazanımlardan biri olacaktır.
Ancak böylesine tarihî bir meselede varılmak istenen sonucun meşru ve değerli olması, kullanılan hukuki araçların sorgulanmasına engel değildir. Aksine kalıcı toplumsal barış, ancak hukuk devleti ilkelerine bağlı, öngörülebilir ve adalet duygusunu zedelemeyen bir düzenlemeyle kurulabilir.
5 Ağustos 2026 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan ve 2/3793 esas numarasını alan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, bu açıdan önemli tartışmaları beraberinde getiriyor. Teklifin adı toplumsal bütünleşmeyi işaret etse de metnin özü, belirli suçlardan yürütülen soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesiyle kesinleşmiş mahkûmiyetlerin infaz edilmemesi üzerine kurulmuş bulunuyor.
Bir kanunun adı ile ruhu birbirini tutmadığında hukukçunun ilk işi, normun kime, hangi şartlarla ve nasıl uygulanacağını sormaktır. Bu soruları teklif metnine yönelttiğimizde, karşımıza toplumsal bütünleşme araçlarından çok, belirli bir örgüte özgülenmiş ve yürütme organının etkisinin oldukça güçlü olduğu bir erteleme rejimi çıkıyor.
Örgüte özgü kanun ve eşitlik meselesi
Teklifin 2. maddesi “örgüt” kavramını doğrudan “PKK/KCK terör örgütü ve bağlı bütün oluşumları” şeklinde tanımlıyor. Böylece düzenleme, genel ve soyut bir silah bırakma rejimi kurmak yerine belirli bir örgütü esas alıyor.
Belirli bir tarihsel ve toplumsal sorunun çözümü amacıyla geçici ve özel bir kanun çıkarılması tek başına Anayasa’ya aykırı değildir. Eşitlik ilkesi de herkese her durumda aynı hükmün uygulanmasını değil, aynı hukuki durumda bulunanlara aynı şekilde davranılmasını gerektirir. PKK/KCK’nin fesih ve silah bırakma sürecine girmesi, diğer örgütlerden farklı ve kendine özgü bir hukuki durum oluşturduğu şeklinde savunulabilir. Dolayısıyla “Diğer örgüt mensupları neden yararlanmıyor?” sorusu siyasi bakımdan güçlü olmakla birlikte tek başına yeterli bir anayasal itiraz oluşturmaz.
Asıl eşitlik ve ölçülülük sorunu, örgütler arasında değil, düzenlemenin kendi kapsamındaki kişiler arasında ortaya çıkıyor. Teklif bazı suç ve ceza grupları arasında ayrım yapsa da fiillerin niteliğini, mağduriyetin ağırlığını ve kişinin örgütsel konumunu yeterince dikkate almıyor.
Salt propaganda suçundan yargılanan bir kişiyle ağır ve mağdurlu bir suça iştirak eden kişi, suçlarının ceza üst sınırına bağlı olarak aynı erteleme süresine tabi tutulabiliyor. Örgüt içinde alt düzeyde yer alan kişiyle karar mekanizmasında bulunan yönetici arasında da yeterli bir kademelendirme yapılmıyor.
Kanun koyucu PKK/KCK’ye özgü bir geçiş rejimini meşru bir siyasi tercih olarak kabul edebilir. Fakat böyle bir rejimin kendi içinde fiilin ağırlığına, kişinin örgütsel konumuna, meydana gelen zarara ve bireysel sorumluluğa göre adil biçimde kademelendirilmesi gerekir.
Teklif, düzenlemeyi “af” olarak adlandırmıyor. Bunun yerine soruşturma, kovuşturma ve infazın belirli sürelerle ertelenmesini öngörüyor. Fakat bir hukuki işlemin niteliği yalnızca adına bakılarak belirlenemez; doğurduğu sonuçların da değerlendirilmesi gerekir.
Devam eden soruşturma ve kovuşturmalar beş veya on yıl süreyle ertelenecek. Bu süre içinde yeni bir terör suçu işlenmezse soruşturma evresinde kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma evresinde ise davanın düşmesine karar verilecek.
Kesinleşmiş mahkûmiyetlerde de cezanın infazı beş veya on yıl ertelenecek. Erteleme süresi yeni bir terör suçu işlenmeden geçirildiğinde ceza infaz edilmiş sayılacak. Bunun yanında, mahkûmiyet nedeniyle doğan hak yoksunluklarının belirli sürelerin ardından kaldırılabilmesi de mümkün olacak.
Bu yapı tek tip bir af düzenlemesi değildir. Devam eden soruşturma ve kovuşturmaların sonuçta ortadan kaldırılması genel affa; kesinleşmiş mahkûmiyetlerde cezanın infaz edilmiş sayılması ise özel affa yaklaşan sonuçlar doğurmaktadır. Hak yoksunluklarının ayrıca kaldırılabilmesi, düzenlemenin genel af etkisine yaklaşan yönünü daha da güçlendirmektedir.
Bu nedenle teklifin, devam eden yargılamalar bakımından genel affa, kesinleşmiş mahkûmiyetler bakımından özel affa yaklaşan, şartlı ve karma nitelikte bir düzenleme olduğu söylenebilir.
Bu nitelendirme yalnızca teorik bir tartışma değildir. Anayasa’nın 87. maddesi, genel ve özel af ilanı için TBMM üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunu aramaktadır. Teklifin adı “erteleme” olsa bile ortaya çıkardığı sonuçların af niteliğinde olduğu kabul edilirse, hangi karar yeter sayısıyla kabul edilmesi gerektiği ciddi bir anayasal mesele hâline gelecektir.
Örgüt yöneticileri ve soruşturma boşluğu
Teklif, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçlarını kapsam dışında bırakıyor. Ancak bu istisnanın yalnızca tetiği çeken doğrudan faile uygulanacağı söylenemez. Kasten öldürme suçuna azmettiren veya yardım eden kişi de iştirak hükümleri uyarınca sorumlu tutulabilir ve suçla bağlantısı kanıtlandığında teklifin dışında kalabilir.
Asıl sorun, örgüt yöneticilerinin hukuken öldürme suçuna ilişkin istisnanın dışında bırakılması değildir. Sorun, bazı yöneticilerin somut öldürme, kaçırma, rehin alma veya diğer ağır şiddet fiilleriyle bağlantılarının gereği gibi soruşturulmamış olması ihtimalidir.
Yalnızca “örgütü yönetme” suçundan hakkında işlem yapılan bir kişi, bireysel fiilleri yeterince araştırılmadan mevcut suç vasfı üzerinden kanunun sağladığı imkânlardan yararlanabilir. Üstelik teklifin 3. maddesi, kanun kapsamındaki geçmiş suçlar nedeniyle daha sonra yeni bir soruşturma başlatılmasını Kurulun iznine bağlamaktadır.
Bu hüküm, teklifin en sorunlu düzenlemelerinden biridir. Bir suç işlendiğine ilişkin yeni delil ortaya çıktığında soruşturma başlatılıp başlatılmayacağına siyasi ve idari nitelikteki bir kurul değil, kanun ve deliller çerçevesinde Cumhuriyet savcısı karar vermelidir. Savcının soruşturma yetkisinin yürütme ağırlıklı bir kurulun iznine bağlanması; hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve hak arama özgürlüğü bakımından ciddi sakıncalar doğurmaktadır.
1 Haziran 2005 tarihinin anlamı
Teklif, örgüt faaliyeti kapsamında 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen ve müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar nedeniyle yürütülen soruşturma ve kovuşturmaları kapsam dışında bırakmaktadır.
Bu tarihin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girdiği gün olduğu açıktır. Ancak aynı ağırlıktaki bir suçun yalnızca........
