Taşın Şarkısı: Sessizlikten Sese
Bir kent parkında duruyorum. Gökyüzü grinin tonlarından tonlarına dolaşıyor, çimenlerin üzerinden kış henüz çekilmemiş; yorgunlar. Birkaç adım ötemde bir ağaç, yapraklarını çoktan bırakmış, dalları gökyüzüne doğru çıplak kollarını uzatmış, bir damar gibi, bir akciğer gibi. Soluk alıyor, ama yaprak yok; soluk var, ama ses yok. Sonra bakışım sağa doğru kayıyor, işte orada; çalılardan oluşturulmuş çitlerin önünde taştan bir figür karşılıyor bakışlarımı. Bir adam ya da bir adamın hatırası, kucağında bie çello, parmakları tellerde, gövdesi enstrümanıyla bütünleşmiş. Her şey taştan; parmaklar, teller, sesin kendisi.
Kulaklarımı iyice açıyorum. Hiçbir şey duymuyorum.
Ama bu hiçbir şeyde bir tuhaflık var. Rüzgârın yokluğu gibi değil, rüzgârın kopmazdan önceki o gerilmiş an gibi. Heykelin sessizliği, sesin reddi değil, sesin henüz yaşama karışmamış hali. Bir söz söylemeden önce dudakların aralanması. Yayın tellere değmesinden bir saniye önce havada kalan el. Onda, o taşın içinde, bir müzik tutsak ya da daha doğrusu bir müzik bekliyor.
Soruyorum: Sessizliğin en katı biçimi olan taş, sesin en derin biçimine nasıl uzanıyor?
Fotoğraf makinesi bu soruyu sormak için bir araç olabilir, ama bir yanıt için araç değil? Siyah-beyaz çekiyorum, rengi çıkarıyorum kareden, tıpkı heykeltıraşın taşın “fazlalıklarını” çıkarması gibi. Geriye ne kalıyor? Tonlar, gölgeler, geçişler, dokular; bir tür görsel müzik. Fotoğraf rengi soyduğunda görüntüyü sese yaklaştırıyor; artık bakmıyor, dinliyorsun. Gri tonlar bir ses skalası, kontrastlar bir dinamik aralık. Bu kare bir belgeleme değil, bir “dinleme” eylemi.
Ve taş çellist orada. Bu dinlemenin tam merkezinde çalmaya devam ediyor; çalmadan.
Taşın kendi olma çabası: ‘conatus’u
Spinoza, felsefe tarihinin en devrimci eserlerinden biri olan Ethica’sında conatus kavramını açıklar. Ona göre her şey kendi varlığında sebat etmeye çalışır; var olmaya çalışır, var kalmaya yönelik bir iç itilim taşır. Su, su olarak akmak… Ağaç, kökleriyle toprağa tutunmak. Her varlık kendi biçimini korumaya doğru bir eğilim taşır. Bu eğilim dışarıdan verilmiş değildir, “şey”in kendisine aittir, bir tür irade; irade kavramanın yükü çok fazla, o yüzden bir tür “inat” diyelim.
Ama parktaki bu taş garip bir şey yapıyor: Taş olarak kalmıyor. Taşlığından kaçıyor, ya da taşlığının ötesine uzanıyor. Heykeltıraş onu yonttuğunda taş, kendi sessizliğine itiraz etmiş olmalı. Conatus’u onu taş olarak kalmaya razı etmeye çalışırken bir başka güç, diyelim ki arzu, onu müziğe, sese doğru çekiyor. Heykeltıraşın kestiği her parça, taşın kendi sınırlarından bir kopuş yaratıyor. Her darbesi, sessizliğin duvarında bir çatlak.
Ve bu çatlakları topladığımızda bir çellist oluyor.
Şimdi, biraz daha burada duralım istiyorum, şunu düşünüyorum: Heykeltıraş taşa bir biçim mi verdi, yoksa taşın içinde zaten var olan bir biçimi mi açığa çıkardı? Bu çok eski bir soru, hepimiz biliyoruz. Michelangelo mermer blokun içinde figürü gördüğünü, sadece fazlalığı kaldırdığını söylerdi. Ama Michelangelo’nun kibri bir yana, burada daha derin bir şey var. eğer conatus her şeyin kendi varlığında kalma çabasıysa, taşın ‘conatus’u da sadece taş kalmak değildir. Taş, taş olmakla yetinmek istemiyor, taşın içinde -her taşın içinde- bir müzik sessizce bekliyor; heykeltıraş da o beklemeyi duyan kişi.
O zaman sanat, maddenin kendi sınırlarına karşı giriştiği isyanın aracı olmaktan başka nedir ki! Heykeltıraş, taşı özgürleştirmez, taş heykeltıraşı aracı kılar. Conatus kendi yolunu bulur, su nasıl çatlaktan sızarsa, taşın içindeki müzik de heykeltıraşın elinden sızar.
Ve şimdi ortaya çıkan figüre bir daha bakıyorum. Parmaklar ellerin üzerinde, ama teller de parmakların üzerinde. Çalan mı, çalınan mı? Enstrümanı tutan bir beden mi, yoksa bedene dönüşmüş bir enstrüman mı? Taşın ‘conatus’u onu öyle bir yere getirmiş ki, artık hangi sınırı aştığını söyleyemem. İnsan ve çello arasındaki sınır erimiş, iki ayrı varlığın ‘conatus’u birbirine karışmış. İkisi de kendi olmaya çalışırken üçüncü bir şey olmuşlar: müzisyen.
Ama sessiz bir müzisyen ve bu yüzden bu kadar güçlü. Çünkü sesi duysaydık, konatus tamamlanmış olurdu; taş amacına ulaşmış, çaba sona ermiş, gerilim çözülmüş olurdu. Oysa sessizlik, ‘conatus’u ebedi kılıyor. Taş hâlâ uzanıyor, hâlâ çalışıyor, hâlâ sese doğru yönelmenin eşiğinde. Sonsuza dek o eşikte. Bitmeyen bir çabanın donmuş anı.
Bir ima, bir icranın yerini tutuyor ve sonra da onu aşıyor. Çünkü “ima” dinleyicide tamamlanır. Sessizliği ben dolduruyorum. Taşın ‘conatus’u bana ulaştığında, artık benim ‘conatus’uma katılıyor: duyma çabam, anlama çabam, taşın karşısında durduğumda içimdeki o titreşim.
Kübist beden
Şimdi heykelin etrafında dönüyorum. Bir adım sola, bir adım sağa, birkaç adam arkasına doğru… Her açıdan başka bir şey görüyorum. Bir yerden bakınca adam çelloyu tutuyor, başka bir yerden çello adamı tutuyor. Bir açıdan parmaklar tellerin üzerinde, başka bir açıdan teller parmakların bir uzantısı; damar gibi, sinir gibi, gövdeden çıkıp gözdeye dönen hatlar. Figürün nerede başlayıp enstrümanın nerede başladığını arıyorum, ama bulamıyorum. Çünkü heykeltıraş o sınırı silmiş. Ya da o sınır zaten hiç var olmamış da sen hep “varmış” gibi yaşamışsın. Heykel seni bu yanılsamadan kurtarıyor.
Bu, kübizmin amacıdır: Bir şeyin bir bakışta görülebileceği yalanını........
