menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aşı Yarası

21 0
25.07.2026

Şu çiçeğe bak. Hayır, önce rengine bak; çünkü burada yazdığım dört denemenin fotoğraflarında ilk kez renk var. Ve onu, en az doğal olana, en çok dokunulmuş olana saklamışım sanki. Yine bu sayfalarda yayımladığım dört deneme boyunca hep griydik, siyah-beyaz. İlk pembeyi; aslında bir kültüre, bir ıslahın sonucuna, bir bahçıvanını yüzyıllar süren inatçı hayaline ayırdım. Ve bu pembe uysal değil: fazla doygun, fazla pembe. Gökyüzünün solgun mavisine karşı neredeyse çığlık atıyor. Çiçeğin kendisi de öyle. Otuz, kırk; kim bilir taçyaprak üst üste, iç içe bir yığın haline gelmiş. Tek katlı yaban kirazı çiçeğinin meşhur sadeliği yok onda. -Tek katlı yaban kirazının çiçeğini getirin gözlerinizin önüne; beş zarif yaprağı, ortasında açıkta duran sarı organlarıyla hafif, uçacak gibi durur.- Bu çiçekteyse bir kabarıklık, fazlalık, neredeyse rokoko bir abartma var. Sapı, taşıdığı ağırlık yüzünden hafifçe eğilmiş. Bahar; onları her yıl yeniden yığıyor. Ve o; sonra, ağırlığından yorulup onları bırakıyor.

Çiçeğin hemen yanında, solda, bir yaprak var; ama yeşil değiller, bakır rengi. Tunç gibi. Damarları koyu. Bu da o kültürün imzası; süs kirazlarının çoğunda genç yaprak çiçekle aynı anda doğar ve doğarken yeşim değil de kızıl-bronz renkte doğar. Sanki ağaç, hem çiçek açıyor hem de gizleniyor. Yaban kirazı önce çiçek açıyor, yaprağını sonra veriyor. Çıplak, beyaz bir bulut gibi dalda durur. Bir hafta sonra da dökülür. Bu kirazsa çiçeği ve yaprağını birlikte taşıyor. İkisini aynı dala yüklüyor. Daha geç açıyor, daha yavaş açıyor, daha uzun kalıyor. Ve sağda çiçeğin arkasında, ağacın gövdesi: boğum boğum, yarık ve üzeri kirazlara özgü yatay çiziklerle dolu; çünkü kabul bu ince çiziklerden soluk alıyor. Çiçeğin pürüzsüz pembesi ve gövdenin yaşlı ve çatallı dokusu arasındaki çelişkiyi anlatıyor bu kare. Biri gösteri, öteki tarih.

Şimdi yaklaş. Taçyaprakların ne kadar çok olduğuna dikkatle bak; çünkü bir sırları var, üstlerini gözalıcı renkle örtmüşler. Aslında oradaki taçyaprakların çoğu bir taçyaprak olarak doğmadı. Onlar, birer erkek organ olarak doğdular; polenleri taşıyacak, döllenmeyi sağlayacak ince saplar ve ucu sarı keseleriyle. Islahın bir basamağında, “gösteri zamanının geldiğini” söylediler: erbezi olmaktan vazgeçip taçyapraklara dönüştüler. Çiçek, üreme organını bir süse çevirdi. Bu çiçeğin her fazladan katı, vazgeçilmiş bir döllenme, her taçyaprak açılmamış bir tohumun yerini kaplıyor. Çiçek bütün güzelliğini, üremesinden feda ederek kazandı. Kısır bu yüzden. Meyve vermez, tohum tutamaz. Açar, görkemle açar, sonra dökülür ve geride hiçbir şey kalmaz. Anlık görünürlüğün ihtişamı için geleceğinden vazgeçmiş bir çiçek.

Burada küçük bir çelişki de gizli; küçük, ama konuşmaya değer. Kiraz çiçeği, var olduğu kültürde geçiciliğin simgesi sayılıyor. Yaban kirazı görünürlüğünü; üremeye karşı takas ettiğinden, geçicilikte karar kıldığından seviliyor; bir hafta açar, sonra esen sert bir rüzgârda bütün taçyapraklarını bırakıverir. Ve bu bırakıveriş, -teslim oluş- bütün bir estetiğin, geçip gidenin güzelliğini yücelten estetiğin kalbidir. Güzellik, kalıcı olmadığı için güzeldir orada. Oysa bu katmerli kiraz çiçeği tam tersini yapıyor. Düşmemek için direniyor. Taçyapraklarını, teker teker bir rüzgârda savurmak yerine, hepsini sıkılmış bir yumruk gibi bir araya topluyor. Sonra; yavaş yavaş, isteksizce döküyor. Aslında, kendisini var eden kültürün geçiciliği yücelten estetiğine karşı isyan eden bir çiçek o. Atalarının “kutsanmış”, “zarif” ölümünü reddeden, ölerek güzelleşmek yerine yaşamayı seçen bir torun. Taklit etmeye zorlandığı şeyin tam karşıtına dönüşmüş. Ve bütün meselenin başladığı yer de burası.

Çünkü insan sormalı; madem tohum yok, madem döl yok, bu kiraz hâlâ neden burada? Neden her bahar yeniden açıyor; başka iklimlerde, başka kültürlerin bahçelerinde, benim fotoğrafını çektiğim dalda?

Yanıt, gövdesinde iz bırakmış. Bir ek yerinde duruyor. Bir yarada.

Çünkü bu ağaç tohumla değil aşıyla sürdürüyor kendini. Bir ağaçtan kesilen küçük bir dal –kalem diyor bahçıvanlar- başka bir ağacın gövdesine, daha kaba saba, ama daha dayanıklı bir yaban köküne bağlanıyor. Bahçıvan kabuğu yarıyor, iki kesik yüzeyi -kambiyumları, canlı dokuları diyelim- birbirine değecek şekilde sarıyor ve bekliyor. Bütün her şey; iki dalın birbirine sarıldığı yerde yaşanıyor. İki ayrı bedenin canlı dokusu, birbirine dokunuyor, birbirini tanıyıp kaynaşmalıdır. Eğer tutarsa -çoğu........

© Ek Dergi