Arsız Beliriş
Bu fotoğrafta iki ölüyü görüyorsunuz. İkisi de ayakta.
İlki bir kamış; kurumuş, kabuğu soyulmuş, yaprakları çoktan toprağa düşmüş. Gövdesi, koyu bir kalın çizgi gibi kadrajı dikine kesiyor. Yaşıyorken görünüm böyle değildi elbette. Rüzgârda esner, damarlarında su taşırdı, yeşildi. Şimdiyse bütün bunlardan bir şey yok gövdesinde. Ama ayakta. Hâlâ ayakta. Toprağa karışmayı reddeden bir ayakta kalış bu; ya da toprağın henüz geri almayı başaramadığı son bir direniş.
Öteki bir kabuk. Salyangoz kabuğu; küçük, yuvarlak, sarmal çizgileri merkeziden dışarı doğru açılmış, kırılgan görünen, ama kırılmamış bir yapısı var. Ölü kamışın gövdesine tutunup kalmış. İçi boş belli ki. Salyangoz gitmiş; ölmüş mü, terk mi etmiş; bilinemez. Ama işte kabuk orada. Terk edilmiş; boş ve dolu.
Evet, dolu!
Çünkü boşluk yokluk anlamına gelmez. Bir davettir; doldurulmayı, içine girilmeyi, yeniden kullanılmayı bekleyen boş bir mekân. Bu kabuk, bir mezar değil, bir oda. Birkaç gün veya birkaç saat sonra bir karınca kolonisi tarafından keşfedilecek, küçük bir barınak olarak benimsenecek. Olmadı, bir tırtıl kışı geçirmek için sığınacak bu minik sarmala. Olmadı; bir örümcek ağını bağlayacak oraya. Olmadı; toprağa düşecek. Gövdesi yavaş yavaş toprağa dağılacak, bir başka bitkinin köklerinden sızacak başka bir gövdeye. Ölüm bir son değil burada, bir eşik. O gerilimli aralık; bir şeyin henüz başlamadığı, ama başlayacağı aralık.
Etrafındaki dünyaysa bulanık. Çimenler, yapraklar, dallar; hepsi bir eriyik halinde sanki, hepsi odak dışında tutulmuş. Sadece kabuk ve kamış odakta. Fotoğraf bakana diyor ki; buraya bak; sadece buraya. İki tane çoktan ölmüş varlığın birbirine tutunduğu bu noktaya bak. Çünkü büyük sorularımız küçük görünümlerin eseridir. Ve burada, dünyanın en eski, en cüretkâr sorusu saklı:
Ölüm ne işe yarar?
Sarmal: Evrenin imzası
Şimdi, kabuğa gözümüzü dikelim, spirale bakalım. Merkezden başlayıp; neredeyse görünmez bir merkezden- dışarı doğru açılarak genişliyor. Her dönüşü biraz daha geniş, her halka merkezden biraz daha uzaklaşıyor; ama hepsi neredeyse görünmez merkeze bağlı. Genişliyor, ama bağını kesmiyor. Bu doğanın en güzel geometrisi; tekrar etmeden ilerlemek, aynı kalarak değişmek.
Ve bu geometri sadece burada değil.
Başımızı kaldıralım şimdi. Eğer gece olsaydı ve kentin ışıkları seni kör etmeseydi, gökyüzünde bir sarmal galaksi görebilirdin. Samanyolumuzun kolları, bu kabuktaki sarmalla aynı matematiğin ürünü. Logaritmik sarmal, her dönüşünde sabit bir oranla büyüyen, öncekine sadık kalarak genişleyen bir eğri. Bir salyangoz kabuğu ve bir galaksinin ortak bir alfabesi var. Milyarlarca ışıkyılı mesafeden, birbirinden habersiz aynı alfabeyi kullanıyorlar. Şöyle de söylemek mümkün; onlar alfabeyi kullanmıyor, alfabe onları kullanıyor. Fizik, maddenin kendini örgütleme biçimi. Bu karar verilmiş bir şey değil, kaçınılmaz olan bir şey. Madde büyüdüğünde, genişlediğinde, yeterli oranda biriktiğinde sarmal ortaya çıkıyor. Çünkü sarmal, en az enerjiyle az uygun düzeni kuran bilen biçim. Doğa her zaman tutumlu; işe yarar bir çözüm bulduğunda onu her yerde tekrarlamak eğiliminde.
Ayçiçeğinin tohumları, çam kozalağının pulları, bir kasırganın uydu fotoğraflarında gördüğümüz kolları, kulağının içi, DNA’nın kolları, bir nehrin delta ağzı; sarmala benzeyen kıvrımlarla ortaya çıkıyor. Bu kabuktaki sarmal da bu evrensel alfabenin salyangoz ölçeğindeki belirişi. Bir kamışın üzerinde asılıp kalmış, cümlesi.
Ama sarmal sadece uzamsal bir biçim de değil, zamansal da bir biçim. Kabuğun her sarmalı salyangozun yaşamöyküsü. Merkezden dışarıya doğru her kol yaşamının bir dönemini gösteriyor. Salyangoz büyüdükçe kabuğunu genişletti, ama her yeni katman bir önceki katmanı korudu. Kabuk bir takvim: bir sarmalı okumak bir ömrü okumaktır öyleyse. Doğumdan ölüme, merkezden uzağa ve başlangıçtan sona.
Şimdi bu karede, salyangoz yok, ama takvim duruyor. Ölüm bedeni aldı, zamanı bıraktı. Kabuk; bir kayıt, hatta bir defter, bir canlının yaşadığına dair bir belge. Her fosil bunu yapar; canlı gider, biçim kalır. Kemiğin mineralleri dağılır, karışır; ama şekilleri taşta iz bırakır. Yaprak çürür, ama damarları çamurda kalıp olur. Salyangoz ölür, ama sarmalı kalır. Ölüm canlıyı siler, ama yazdığını silmez. Dağa tarihi dediğimiz şey budur; ölümün silmediği izlerin toplamı. Geçmişi okuyabiliyoruz; çünkü ölüm izler bırakıyor. Her kabuk bir harf, her jeoloji katmanı bir sayfa. Tarih, ölümün yazdığı bir kitaptır. Ve okuyucusu olmadan milyarlarca yıl bekleyebilir.
İşte bu küçük kabuk, o kitabın bir cümlesi. Kamışın üzerinde; rüzgâra, savrulmaya hazır. Ama hâlâ orada. Salyangozun yaşamöyküsü ve galaksinin alfabesi aynı kabuğun içinde, üst üste, iç içe; birbirinden habersiz, ama birbirine bağlı.
Ölüm mekân açar
Bir bahçeyi düşünelim şimdi. Ama bu düzenli bir bahçe olmasın; kimsenin bakımın yapmadığı, ağaçlarını budamadığı, toprağını çapalamadığı bir bahçe, kendi haline bırakılmış. Bu bahçede bütün bitkiler büyümeye çalışıyor, her kök toprağın derinliklerinde yer kapmaya çalışıyor, her yaprak Güneş’e doğru uzanmaya çabalıyor. Alan sınırlı. Işık sınırlı. Su sınırlı. Ve her canlı bunların daha fazlasını istiyor. Bunu “isteme”, bu talep bilinçle yapılan bir talep değil, bütün bu varlıkların doğasının kaçınılmaz sonucu. Ama hepsi aynı anda büyürse, hepsi aynı anda genişlerse bahçe tıkanacaktır. Kökler birbirini boğacak, yapraklar birbirlerinin gölgesinde kalacak ve hiçbir şey tam bir oluşa erişemeyecek. Bu duruma sıkışma diyebiliriz, doygunluk diyebiliriz; ama bence en uygun kavram durgunluk.
Ve durgunluk, yaşamın en büyük düşmanıdır.
Ölüm burada kendini gösteriyor. O bir bahçıvan değişl elbet, çünkü bahçıvanın bir planı vardır, ölümünse bir planı yoktur. Daha çok sel gibi gelir, alır, boşluk bırakır, gider. Bir bitki ölür, toprağın altında köklerinin kapladığı alan da boşalır. Bir ağaç ölür ve devrilir; tacının gölgelediği alana gün ışığı düşmeye başlar. Gün ışığının düştüğü yerde saklanan bir tohum ya da bir tohum, rüzgârla, bir kuşun midesinde, bir böceğin sırtında o alana ulaşır. Ve filizlenir. Yeni, eskisinden farklı bir şey. Belki daha kısa, belki daha dayanıklı, belki farklı bir böceği çekebilen bir çiçekleriyle bir bitki, belki biraz daha direngen. Ölüm yer açtı, açılan yere de farklı olan geldi.
Bu doğal seçilimin mekaniğidir. Darwin bunu tespit ettiğinde aslında gördüğü ölümün yaratıcı gücüydü. Seçilim ancak ölüm varsa vardır. Eğer canlılar ölmeseydi, -şimdi bazılarımızın büyük bir hırs, ego ve açgözlülükle arzuladığı, ulaşmak için milyar milyar dolar döktüğü- ölümsüzlük olsaydı, gezegen birkaç nesil içinde tıkanırdı. Kaynaklar paylaşılamazdı. Yeni........
