Lozan’la yaşamak
Tam 103 yıl önce imzalandı “Lozan Barış Antlaşması”. Antlaşma, arşiv raflarında yerini almış bir belge değildir. Bu nedenle bu haftaki yazımın başlığını “Lozan’la yaşamak” olarak belirledim. Çünkü Lozan’ı yalnızca geçmişte kalmış tarihî bir metin olarak görmek, onu eksik okumaktır.
Bugün uluslararası sistem büyük bir dönüşüm içerisinde. Rusya-Ukrayna çatışması bize sınırların hâlâ güç kullanılarak değiştirilmeye çalışılabileceğini gösterdi. İsrail-Filistin çatışması, İran ABD/İsrail gerilimi ve Doğu Akdeniz’de giderek yoğunlaşan askerî hareketlilik ise coğrafyanın önemini hiçbir zaman kaybetmediğini yeniden ortaya koydu.
NATO yeni güvenlik anlayışını tartışmakta. Avrupa yeni savunma mimarisini oluşturmaya çalışmakta. Hint Pasifik’te yükselen rekabet küresel güç dengelerini değiştirmekte. Enerji hatları yeniden şekillenmekte. Yapay zekâ, siber güvenlik ve uzay teknolojileri devletlerin güvenlik anlayışını dönüştürmekte. Kısacası dünya değişmekte. Ancak dikkat ediniz... Teknoloji değişebilir. Silah sistemleri değişebilir. Ekonomik güç merkezleri değişebilir. Fakat devletlerin varlığını ayakta tutan temel ilkeler; egemenlik, uluslararası tanınma, toprak bütünlüğü, bağımsızlık, uluslararası eşitlik değişmez. Lozan tam da bu ilkelerin Türkiye Cumhuriyeti açısından hukukileştiği metindir.
Bugün zaman zaman Lozan hakkında birbirinden farklı değerlendirmeler yapılmakta. “Lozan bir zafer miydi?” sorusu gündeme getirilmekte. Kimi zaman gerçekle hiçbir ilgisi olmayan “gizli maddeler” gibi şehir efsaneleri dolaşıma sokulmakta. Kimi zaman da antlaşma, yalnızca birkaç ada üzerinden tartışılmakta. Oysa tarih, sloganlarla........
